ForumPusu.Net Moderatör Olmak İsteyenler Tıklayınız  

Geri git   ForumPusu.Net > TARİH > Genel Türk Tarihi
Kayıt ol Üye Listesi Forumları Okundu Kabul Et

Genel Türk Tarihi Şanlı Türk Tarihimiz.

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 19-11-06, 05:08   #1
Akrep__KraL
Bronz Üye
 
Akrep__KraL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: 04-08-2006
Yer: Forum Security PaneL
Mesajlar: 1.906
Karizma
Rep Gücü : 22
Rep Puanı : 10
Akrep__KraL is on a distinguished road
İletisim
Türk MitoLojisi [Derin Tarihimiz]

bu araştırmaya derin Türk tarihi konusunda kendime rehber edindiğim kazım mirşanın hayatını kısaca anlatark başlıyorum onun araştırmalarını başka yerlerde arştırıp doğruluğundan şüphe ettiğim şeyleri çıkartıyorum ve bu konuşlara merakınız var ise yazı içinde geçen her bölümü okumaznıda fayda var.

Kazim Mirsan kimdir:
Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca Kentinde, 4 Temmuz 1919'da dünyaya geldi. 1932'de öğrenimine İstanbul'da devam etti. Almanya’da Berlin Üniversitesi'nde ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde inşaat yüksek mühendisliği okudu.


Almanca, Rusça, İngilizce, ve Türk lehçeleri (Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Kaşkarlıkça (yani Uygurca), Kazakça, Kırgızca, Azerice, Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan, Tümenlikçe) dışında Yunanca, Latince, İtalyancayı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilen Mirşan, hayatının büyük bir kısmını Türk tarihi ile ilgili yeni tezler ortaya atarak büyük tartışmalara yol açtı.


Etrüsk Yazısını dünyada ilk defa okuyan Mirşan, Orhon-Selene Yazıtları üzerinde de incelemelerde bulundu. Atlantis olarak bilinen mitolojik uygarlığa ilişkin yeni iddialar ortaya attı. Bunun yanında Türk tarihiyle ilgili tartışma yaratacak yeni teoriler öne sürdü.

KÂZIM MİRŞAN, DÜNYA TARİHİ’ni ORTA ASYA ile, ORTA ASYA TARİHİ’ni şimdiki TÜRK BOYLARI’nın atası saydığı ORTA ASYA İNSANI ile başlatır.

Onun bu düşüncesi, Vadim A. RANOV’un 1993 tarihinde yayınladığı eserle ORTA ASYA’da YERLEŞİK KÜLTÜR MERKEZLERİ’nin PALEOLİTİK ÇAĞ’dan beri varolduklarını belirtmesiyle, daha kesin bir ifade ile 850.000 yıl önce ortaya çıktıklarını söylemesiyle kesinlik kazanmıştır.

Yani TÜRKLER’in atası ORTA ASYA İNSANI, zamanımızdan 850.000 yıl önce YERLEŞİK HAYAT’a geçmişti… TÜRKLER için öne sürülen "göçebe kavim" bu açıdan baştan tutarsızdır.

Bu YERLEŞİK ORTA ASYA İNSANI yaşadığı mağaralarda duvar resimleri (PİKTOGRAM) yapmış, (M.Ö. 30.000) , sonra M.Ö. 15.000’lerde bu resimleri sembol şekillere, yazı türünde resimlere (PİKTOGLİF) dönüştürmüştür. TÜRKLER bu sembollere TAMGA adını vermişler, zamanla bu ORTA ASYA TAŞ DEVRİ RESİM YAZISI, bugünkü TÜRKÇE’nin temelini teşkil eden PROTO-TÜRKÇE’nin ALFABESİ’ni oluşturmuştur.

Zamanımızdan 130-60 milyon yıl önce OZU-OGİZ nehri (Dinyeper), KAZAN kenti ve YENİSEY yakınlarındaki Krasnoiarsk şehri arasında büyük bir İÇ-DENİZ vardı. Yine bundan 15.000 yıl kadar önce bu İÇ-DENİZ parçalandı, ve 5 küçük iç deniz ile bir çok bataklık haline geldi.

Bu iç denizler şunlardır: UÇAĞIY KÖL, OĞ-UR, OBİL-UÇİ, OM-OĞ ve UÇUĞILTIR KÖL... Ayrıca UÇUĞILTIR KÖL’ü KARADENİZ’e bağlıyan KARA KÖL (Azak Denizi) ve bugünkü SİBİRYA’yı kaplıyan OB-OL bataklığı vardı. SUB-OĞ, ANT-URUĞ, ÜR-APA, AT-OĞI BOLIK, KAJGAR, AKSU, KUÇA, EB-IS BOLIK, OMİĞİ-KURGAN, AT-OM ESİG adındaki şehirler o zaman birer liman şehri idi.

HARİTA'da görülen bu iç denizler şimdi KARA-KUM, KIZIL-KUM, SARI-KUM, TAKLAMAKAN gibi çöllerin bulunduğu mintikadir.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Degerli Arkadaslarim Sn Kazim Mirsan'in Türk yazisi ,Ön Türk Uygarliklari,Tamgalar,ve Türk dili ve Uygarligindan etkilenmis diger Milletler ile ilgili önemli arastirmalari ve bulgulari var ,bizim bildigimiz Tarihten daha degisik bulgulari var ,bu gün ve dün Türk genclerine ögretilen Tarihin basta batililar tarafindan bilincli olarak uyarlandigini,içimizde olup profesör ¨,Türkolog ,ögretmen ,Tarihci olmus insanlarinda istemeseler bile bati egitimi ile yetistikleri için onlarin borazanini çalar halde olduklarini , bunu yapmak istemeyenlerinde malesef öz Tûrkceye ve Asya Türk lehcelerine vakif olmadiklari için yazili taslari dogru okuyamadiklarini söylüyor ,Alta Sn Kazim Mirsan'in Bulgularini,düsüncelerini aktaricam konuyu parçalar halinde yazicam anlasilir olmasi açisindan ,sizden ricam bu yaziyi okumaniz (biraz uzun olacak ama eminim ilginc olmasi okunulur olmasini sagliyacaktir)
BÜYÜK ARAŞTIRMACI KÂZIM MİRŞAN'IN TESBİTLERİ

BİR-OY BİL KONFEDERASYONU (M.Ö. 9000-M.Ö.1517)

- AT-OY BİL KON FEDERASYONU (M.Ö.1517-M.Ö.879) (Bir adı da AT-UKUS BİL)

- TÜRÜK BİL FEDERASYONU (M.Ö.879-M.S.580)



AT-UKUŞ BİL FEDERASYONU


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
BİR OY BİL federasyonu, M.Ö.1517’de AT-UKUŞ BİL adıyla yeniden yapılandı. Bir adı da AT OY BİL’dir… Yeni federasyon varlığını M.Ö.879 yılına kadar sürdürdü. Bu dönemde de ISUB-URA BİL’ adında ve yapısında da değişiklikler oldu. Önce AT UKUS YÜZ oldu, sonra ISUB URUŞU TUTUK, OK-OGİS AT UÇUK ve nihayet ISUB URA UÇ oldu. Daha sonra da bir başka TÜRK boyu olan İSKİTLER tarafından yıkıldı. (M.Ö.516)
İSKİTLER, KARADENİZ’in kuzeyinde (UKRAYNA) OK-UŞUY adında bir devlet kurmuş, oralardan aşağıya inmişlerdi.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Erenköy yazitlari.

Bu bilgiler bir asker ve “tarih yazarı” olan ÖNRE-BİNBAŞI’nın taşa vurdurtmuş olduğu ISUB-URA BİLGE ÖKÜLÜ ÇUR EB-EDİZİ başlıklı BİTİG TAŞ’tan (taşa yazılmış belge) alınmadır. Yazının başlığı “ISUB-URA BİL’in ÇUR’unun (hükümdarının) Başarıları” demektir.

Bu BİTİG TAŞ, MOĞOLİSTAN’da İKİ-HUŞOT’da bulunmuş ve KOTWICZ tarafından 1928’de yayınlanmıştır.

İSKİTLER’e yenilen ISUB-URALILAR, daha sonra KAFKASLAR’a çekilmişler, İSKİT ana devletiyle DEŞT-İ KIPÇAK konfederasyonunu oluşturmuşlardır. Bu konfederasyon çeşitli şekillerde varlığını CENGİZ HAN zamanına kadar sürdürmüştür. (M.S.1236) Son parçası KAZAN HANLIĞI 1556’da Çarlık Rusyası tarafından yıkılmıştır.

AT-UKUŞ BİL konfederasyonunun başkenti AT OĞI BOLIK’tır. Bu konfederasyonu oluşturan devletler ise şöyle idi:

- URALLAR’da ÖKÜGİMİN YIŞ Devleti,

- KARADENİZ’in kuzeyinde OK-UŞUY Devleti (İSKİTLER),

- KIRIM’da ÖG-ÖDÜS Devleti,

- HARZEM’de TATAR BİRİLE OK-AT Devleti

- KAFKASLAR ve DOĞU ANADOLU’da ISUB URA BİL Devleti

- AT OMİG İDUK BAŞ ÖKİ Devleti ((ARTARHAN Hanlığı)

Federasyonun toprakları SELÂNİK KÖRFEZİ’nden başlayıp MAKEDONYA, BALKANLAR, TUNA KIYILARI, AVRASYA , ORTA ASYA, ÜST ASYA, MANÇURYA, KORE ve KUZEY ÇİN’i kapsıyordu. . DOĞU ANADOLU, HAZAR BÖLGESİ ve TİBET te federasyona dahildi.

Bu kadar büyük bir sahada UÇ DEVLETLER de olsa, bir süre sonra yeni bir yapılanma ihtiyacı duyulmuş, ve TÜRÜK BİL FEDERASYONU doğmuştur. (M.Ö.879)
TÜRÜK BİL KONFEDERASYONU

TÜRÜK BİL Konfederasyonu’nun yapılanması, yeni hükümdar İÇUUM APAM BUUMİN İSTEMİ’nin M.Ö. 879 yılında başkenti İDİL-URALLAR’daki UÇUŞ BAŞI’na nakletmesiyle başlar. İL ETİRİŞ KAĞAN, başkenti M.Ö.779’da URKUN BOLIK’a (ORHUN) taşır. TÜRÜK BİL konfederasyonu’nu oluşturan devletler ise şöyledir:
- ÖTÜKİN YIŞ (ana devlet),

- ES-TABİGAÇ (orta çin Hanlığı, ÖTÜKİN YIŞ’a dahil)

- ALTUN YIŞ (ALTAY devleti),

- YİR BUYURGU YİR (Kuzey kabileleri)

- UCUĞUY YIŞ (IÇKI TÜRKİSTAN devleti),

- ÖKÜGİMİN YIŞ (URAL devleti),

- BU TÜRÜK BİL (BERİ TÜRKİSTAN devleti)

- OK-UDURİKİN YIŞ (KORE ve MANÇURYA’daki devlet, başkenti UŞUNTİN BOLIK, daha sonra HAN BALIK olmuştur, şimdiki PEKİN )

- UŞUNTİNG UYUZ (GÜNEY ÇİN Federasyonu, (uy-maktan UYUZ.. )

- TÜRGİŞ

- ÖK-İRİGUN US-OK UŞUN (MESSAGET krallığı, bir İSKİT kolu)

O dönemde esas ÇİNLİLER, TABGAÇ BUDUN - barbar kavim olarak güneybatıda yaşamaktadırlar. ÇİN’de yazı C. HOPKINS’e göre M.Ö. 3000’lerde, T. DE LACOUPERIE göre M.Ö. 2300’de bulunmuştur. Son tesbitlere göre M.Ö.1700’lerdedir... E. EKREM Hacettepe Üniversitesi için hazırladığı doktora tezinde “TÜRK kavimlerinin M.Ö.2600-M.S.318 tarihleri arasında ÇİN’de bulunduklarını” yazar. Bu bilgiler ÇİN ALFABESİ’nde neden 41 adet PROTO-TÜRKÇE tamga bulunduğunu açıklamaktadır.

TÜRÜK BİL Konfederasyonu’nun 1400 yıllık egemenliği süresince 5 AT-OĞ (hanedan) hüküm sürmüştür. KAĞAN adlarından bazıları şunlardır:

- İÇUUM APAM BUUMİN KAGAN İSTEMİ (M.Ö.. 879-822)

- İNİŞİ KAĞAN

- OĞLİ KAĞAN

İKİNT AT-OĞ (2. Hanedan)

- KANİM İL-ETİRİŞ (M.Ö.565-538)

- KANGİM KÜL BİLGE KAĞAN (M.Ö.536-525)

- ÖKÜL TİGİN (M.Ö.524-514)

- 2. KANGİM TÜRÜK BİLGE KAĞAN (M.Ö.512-494)

- 2. EÇİM KAĞAN (M.Ö.488-?)

ÜÇÜNC AT-OĞ (3. Hanedan)

- 3. TENGRİTİĞ TENRİDE BOLMİŞTÜRÜK BİLGE KAĞAN (M.Ö.356-?)

- BENGİGÜ KAĞAN

TÖRTİNÇ AT-OĞ (4. Hanedan)

- TENRİDE KUT BULMUŞ ALP BİLGETENRİ UYUĞUR KAĞAN (?-M.S.318)

- 4. EÇİM KAĞAN

- 4. KANİM KAĞAN

BEŞİNÇ AT-OĞ (5. Hanedan)

- 5. KANİM KAĞAN (?-M.S.536)

- KÜL TİGİN (M.S.544-575)

- NİNÇU APA OYURİĞİN TURGAN (M.S.576-?)

NİNÇU APA OYİRİĞİN TURGAN’ın KAĞAN olması ile Konfederasyon AT-OY BİL dönemindeki gücüne ulaştı. M.S. 641’de HAZAR ve OK-UŞUY (İSKİT) TÜRKLERİ’nin birleşmesi ile OZUM ON-OK (Federe HAZAR) devleti kuruldu. Devletin başkenti İDİL idi. Bu devletin egemenlik alanı KAFKASLAR, KUZEY KARADENİZ, TURLA OGİZ (Dinyester) ile OZU ÖGÜZ (Dinyeper) arasından İTİL ırmağına, KİEV’den MOSKOVA’nın güneyine kadar idi.

Bu devletin halkı 7. Asırdan itibaren MUSEVİ oldu. 1016’da devletin yıkılmasıyla bu TÜRK MUSEVİLERİ bütün AVRASYA’ya yayıldılar. KARAYİM ve KARAİT TÜRKLERİ’ni oluşturdular.

675 yılında VOLGA bölgesinde yaşıyan BUY-URUKLAR’ın (Bulgar) bir kolu TUNA’yı aşarak şimdiki BULGARİSTAN bölgesine yerleştiler.

840 yılında ilk TÜRK-MÜSLÜMAN devlet olan KARAHANLILAR (İLEK HANLAR) devleti kuruldu. Çinliler bu boyun T’UÇÜE AŞİNA dedikleri KARLUKLAR’dan geldiğini yazarlar. Devleti kuran BUĞRA KARA HAKAN ünvanlı BİLGE KÜL KADİR HAN idi.

KARLUKLAR ise 744-840 arasında UYGUR federasyonuna girmişler ve TÜRKMEN adını almışlardı. UYGUR TÜRKLERİ liderliğindeki Federasyon zayıflayınca, KARLUK YAGBUSU kendini “bozkırların hâkimi” ilan etti. Ve “Büyük Hakan” anlamında KARA HAKAN ünvanını aldı. Hatırlatalım ki, KARA kelimesi “siyah” anlamında değildir, OK-ARA’dan gelmektedir. Yani yaradılıştan beri varolan OK TÜRKLERİ ARASINDA demektir. Böylece KARLUK YAGBUSU, “bütün TÜRKLER’in Hakanı” olduğunu ilân etmiş oluyordu!.. ALTAY TÖRESİ’ne göre devlet ikiye ayrıldı. Doğu bölgesinin hâkimi ARSLAN KARA HAKAN diye anılıyordu. Başkenti KARAORDU idi. Batı bölgesinin hâkimi ise BUĞRA KARA HAN diye anılıyordu. İşte bu Batının ilk hakanı BİLGE KÜL KADİR HAN, ilk Müslüman TÜRK devletinin kurucusu oldu.

879’da NORMANLAR’dan RURİK’in YANGA KAL’A (Ninji Novgorod) şehrinde bir prenslik kurması ile şimdiki Rusya’nın temeli atılmış oldu. Bu devlet önce bölge TÜRKLER’ine, sonra da OSMANLI DEVLETİ’ne rakip olarak büyüdü, gelişti. Aynı tarihlerde İSKANDİNAV asıllı ASKOLD da KİEV’de bir prenslik kurmuştu. RUS-BEYAZ RUS ayırımı buradan gelir.

RUSLAR’ın hükümdarları için kullandıkları ÇAR kelimesi, aslında PROTO-TÜRKÇE’de kral anlamına gelen ÇUR’dan gelir. Bu kelime İSKİTLER aracılığıyla (CAERE-ÇERE) İTALYA’ya gitmiş, ROMA İMPARATORLUĞU’nda CEASAR (Sezar) olarak kullanılmış, ve RUSLAR tarafından ÇAR kelimesine dönüştürülmüştür.

900’lerde ASYA’daki BOY-URUKLAR (Orak Bulgarları) Konfederasyon yönetimine hâkim oldular. 976 yılında UÇUŞ BAŞI’da para bastırdılar.

1236’da OK-UŞUY ve ISUB-URA BİL’den oluşan DEŞT-İ KIPÇAK devleti CENGİZ HAN ordularına yenildi. 1237’de ÖKÜGİMİN YIŞ (Oral Bulgarları’nın devleti); yine 1237’de ON-UYUĞUR YIŞ (Kazan Tatarları’nın devleti) 1238’de OĞUZLAR (KASİM ve OKA TATARLARI) yenildi. Aynı yıl ALTIN-UR (That ili, ALTINORDU diye bilinen devlet) ÖTÜGİN YIŞ’a (geçerli anayasa) göre kuruldu. Bu devlette TÜRK-MOĞOL soyundan 25 HAN hüküm sürdü. Rusların baskısı ile zayıfladı ve 1505’de silindi gitti.

1395’de DEŞT-İ KIPÇAK (OK-UŞUY ve ISUB-URA BİL) yine bir TÜRK HAKANI olan TİMUR’a yenildi ve yıkıldı.

1436’da ALTIN-UR devletinin hakanı ULUĞ MUHAMMED HAN, mevcut anayasanın ( ÖTÜGİN YIŞ) yürümediğini görerek, BİR OY BİL Konfederasyonu’nu yeniden canlandırmak için KAZAN HANLIĞI’nı kurdu. HAN armasında binlerce yıl öncesine ait UŞ(HAN) tamgası vardı!..

Ne yazık ki, binlerce yıllık TÜRK TARİHİ’nin belgelerini muhafaza eden KAZAN KÜTÜPHANESİ, 1552 yılında RUS ÇARI KORKUNÇ İVAN tarafından yakıldı!..

YIŞ kelimesi “anayasa” demektir. UYUŞ’tan gelir ki, “uyuşturan, birliği sağlayan kurallar” anlamındadır. Bazı TÜRK devletlerinin adında kullanılmasının sebebi, TÜRK TÖRESİ’ne göre kurulduğunu, “ileri seviyede bir organizasyon” olduğunu belirtmek içindir.

YIŞ kelimesi “ağaç” olarak alınmış, ve ORHUN KİTABELERİ'ndeki ÖTÜGİN YIŞ ifadesi, “ Ötügen Ormanları” şeklinde tercüme edilmiştir ki, son derece yanlıştır. Bir milletin darda kalınca ormana kaçması düşünülebilir mi?.. Orada kastedilen "darda kalınca ANA DEVLET'e, TÜRK TÖRESİ'ne sığın" anlamındadır!.

1449’da GİRAY HAN, KIRIM HANLIĞI’nı kurdu. KIRIM HANLIĞI bir süre sonra OSMANLI DEVLETİ’ne bağlandı.

ASYA’da kurulan diğer HANLIKLAR, 1800’lerde RUS yayılmacılığı sonucu birer birer yıkıldı.
Akrep__KraL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 19-11-06, 05:11   #2
Akrep__KraL
Bronz Üye
 
Akrep__KraL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: 04-08-2006
Yer: Forum Security PaneL
Mesajlar: 1.906
Karizma
Rep Gücü : 22
Rep Puanı : 10
Akrep__KraL is on a distinguished road
İletisim
Post

URARTU-SUBAR-SABİR-SÜMER İLİŞKİSİ VE TATARLAR


BİR OY BİL KONFEDERASYONU’nun bir UÇ DEVLETİ olan ISUB-URA BİL’in başkenti KAFKASYA’daki ÇUR şehri idi. KAFKASLAR ve DOĞU ANADOLU’da egemendi. MEZOPOTAMYA’yı da kültürel etkisi altına almıştır. ISUB-URA “yazıya geçmiş, kaydolmuş” demektir. Bu devletin BİR OY BİL Konfederasyonuna kayıtlı, vasal devletlerden biri olduğunu gösterir.

Bu üç UÇ-DEVLET’i yöneten kişinin ünvanı USUB URUŞ TURUK idi. Yani “yazıya vurulmuş, kayıtlı, bağlı, BUĞ’a tâbi” yönetici… Bu kişinin URUUA TURU yani “askere alma” yetkisi vardı. Bir devlet için çok önemli olan bu yetki, ASURLULAR tarafından URUATRİ olarak telâffuz edilmiş, bundan da URARTU kelimesi doğmuş, bir devlet adı olarak kabul edilmiştir. (M.Ö. 1000’ler)

Öte yandan ISUB-URA kelimesinin önce SUBAR sonra da SABİR şekline dönüştüğü sanılmaktadır. R. GHIRSHMAN, SÜMER öncesinde (M.Ö. 4000) MEZOPOTAMYA’da SUBARLAR’ın yaşadığını kaydediyor. SÜMERLER’in şimdiki TÜRKLER’in atası, akrabası olduğunu biliyoruz… Ancak SÜMER yazısında 18 adet PROTO-TÜRKÇE tamga bulunması, onların çok daha eski TÜRKLER’den geldiğini göstermektedir..

Yukardaki resimde yer alan şekiller, dünyada bilinen ilk yazı sayılan SÜMER ÇİVİ YAZI’sındaki, bu çok daha eski 18 PROTO-TÜRK TAMGASI’dır.

IDUK-AT (Orta Fırat) bölgesinde bulunan, M.Ö. 5500 yıllarına ait ve “Tel Es Sawwan III” seramikleri (Chefs d’oevr. Müsee Baghdat, Petit Palais, Paris, 1981) olarak bilinen arkeolojik eserler üzerindeki motifler OK, UÇ, ONÇ, ED, ÖK ,OĞ gibi PROTO-TÜRK TAMGALARI taşır. (Andre Parrot, Sumer, Gallimaud, Paris, 1960)

DİCLE Nehri’nin ilk adı AŞ-UR’dur. TÜRKÇE’de “Aş vurulan yer, toprakları tarıma elverişli” anlamına gelir. .. SÜMER şehirleri olan UR, URUK “kent” anlamına gelir. Bütün dillerde olduğu gibi (Hamburg, Sen Petersburg, Yenişehir, Eskişehir, Taşkent, Medine) kalabalık yerleşim merkezlerine KENT demelerinden daha tabii bir şey olamaz… GİR-SU ise, “YER-SU demektir.

ASUR devletinde dahi (M.Ö.2000) SUBARCA konuşuluyordu. ASUR başkentinin adı PROTO-TÜRKÇE’de ANT-UB UÇUĞ’dur, yani “yüce antlaşma liderliği”…

ISUB-URA halkı (SABİRLER) , kendileri gibi bir TÜRK boyu olan İSKİTLER’e yenilince, KAFKASYA’ya çekilmişler; Daha sonra KARADENİZ’in kuzeyinde (UKRAYNA-KIRIM bölgesi) OK-UŞUY adıyla bir devlet kurmuş olan İSKİTLER ile birleşerek DEŞT-İ KIPÇAK Konfederasyonunu oluşturmuşlardır. Arkadan CENGİZ HAN istilâsı gelmiş ve bölgede KIRIM HANLIĞI kurulmuş, bir süre sonra da OSMANLI DEVLETİ’ne bağlanmıştır. Bölgedeki İSKİT-MOĞOL-TÜRK karışımı halka TATAR denmiştir.

Yani UKRAYNA halkı çoğunlukla TÜRK kökenlidir!.. Zaten “RUS’u kazı, altından TATAR (TÜRK) çıkar” atasözü bütün eski SOVYETLER için bu hakikate işaret eder.

TATAR kelimesi sonradan Ruslar ve Batılılar tarafından bütün TÜRK boyları için ortak olarak kullanılmıştır. ANADOLU’da sadece KIRIM ve KAZAN TATARLARI bilinir. Aslında halen TİPTER, BÖRÜ, KREŞİN, GEYNE, NUKRAT, KASİM, MİŞER, TOBUL, SAZ-YAK, TEVRİZ, TARA gibi gruplar vardır.

Ancak kelime çok eskilere dayanır. PROTO-TÜRKÇE’yi MOĞOLİSTAN’a, MANÇURYA’ya, ÇİN’e ve KORE’ye taşıyanlar OK-ATA UR koludur. Bu kelimeler sonra kaynaşarak TATAR olmuştur. KORE’de halen yaşamakta olan AYNU halkının atası da TATAR TÜRKLERİ’dir.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Onbin yillik "UC" simgesi
ORHUN KİTABELERİNİN GERÇEK TARİHİ M.S. 575’DİR!..
TÜRÜK BİL KONFEDERASYONU’nun BEŞİNÇ AT-OĞ (hanedan) kağanlarından KÜL TİGİN’in ölüm tarihi M.S. 575’dir. Öyleyse ORHUN KİTABELERİ’nın tarihi de bu olması gerekir, söylendiği gibi M.S.732 değil!.. . Büyük araştırmacı KÂZIM MİRŞAN, TÜRK KÜLTÜRÜ Dergisi’nin 1983 yılı 241/242. sayılarındaki belgeleri inceliyerek bu sonuca varmıştır.

KÂZIM MİRŞAN’a göre, URKUN’daki ( Orhun) KÜL TİGİN YAZITLARI’nın taşa vurulması 732’de olamaz!… Çünkü İSLÂMİYET’in ORTA ASYA’ya yayılması 708 yılında başlamıştır. 750’deki TALAS savaşından sonra İSLÂMİYET tümüyle bölgeye hâkim olur. ARAP ALFABESİ 708’den sonra bölgede kullanılmmaya başlamıştır. Araplar’ın etkisinin arttığı bu dönemde bir KAĞAN’ın kendi başarılarından söz etmesi, ORHUN ALFABESİ kullanması pek mantıklı görünmemektedir.

Öte yandan M.S. 6. Yüzyılda yaşamış olan ÇİNLİ tarihçi LİU MAU-TSAİ’nin 552, 554, 556 tarihlerini taşıyan makaleleri, KÜL TİGİN’e aittir!.. 500’lü yıllarda yaşamış olan, hakkında makaleler yazılmış olan KÜL TİGİN, nasıl olur da 200 yıl sonra TAŞ diktirebilir???
BAYSUN DAĞI’NDAKİ TEŞİK TAŞ MAĞARASI

SEMERKANT’ın güneyindeki BAYSUN DAĞI’nda bulunan TEŞİK TAŞ MAĞARASI’nda 9 yaşında olduğu tahmin edilen bir çocuk mezarına rastlanmıştır. A.D. ODLADNİKOV mezarın 30-40.000 yıllık olduğunu tesbit etmiştir. Yani daha yeni değildir.
Enteresan olan olay, mağaranın ağzının taşla örülü olmasıdır. AMERİKALI araştırmacı HRDLICA, bu iki hususu birleştirerek su sonuçları çıkartır:

-Çocuk cesedini “gömmek” için “mezar” yapılması, o bölgede yaşıyan ORTA ASYA İNSANI’nın “ÜSTÜN BİR KUDRET”i tasavvur etmiş olduğunu gösterir. Mağara ağzının taşla örülü olması ise, taşı “yapı malzemesi” olarak kullandığını, yani çağına göre üstün bir medeniyete ulaşmış olduğunu gösterir. ORTA ASYA İNSANI, “ruh ve kafa gücü”ne sahiptir. Aklıyla “gözle görülmeyeni” tasavvur edebilecek, aynı zamanda “taş örgü” ile “sistemli bir yapı” kurabilecek seviyededir. ÜSTÜN KUDRET kavramından TEK TANRI inancının çıkması için M.Ö.15.000’li yılları beklemek gerekecektir, ama daha önce TÜRKLER’İN ATASI olan bu ORTA ASYA İNSANI, “his, düşünce ve gözlemler”ini mağara duvarlarına, kayalara RESİMLER olarak işlemiştir. M.Ö. 150.000’den sonra bu RESİMLER, TAMGALI olmuş, bilim dilinde PETROGLİF denilen SEMBOL-ŞEKİLLER’e dönüşmüştür.

HİS ve HÜŞÜNCE’nin resmini yapmak, SOYUTLAMA yeteneğini gösterir. ORTA ASYA İNSANI bu yeteneği ile aynı bin yıllarda dünyanın başka yerlerinde duvarlara, kayalara “resim yapan” diğer insanlardan tamamen ayrılmaktadır. İşte bu farklılıktır ki, bize TÜRKLER’İN ORTA ASYA’DAN GÖÇ YOLLARI’nı tesbitte yardımcı olmaktadır.

Resimlerdeki bu farklılık, bu SOYUTLAMA yeteneği nasıl ortaya çıkmaktadır?.. ORTA ASYA İNSANI gördüğünü, NATURİST bir anlayışla olduğu gibi değil; Düşündüğü, hayal ettiği, ve ona verdiği mânâ ile, soyutlaştırarak; lekeler, noktalar, yalın çizgiler kullanarak, yani ŞEMATİZE ederek çizmiştir. Bu özellik diğer bölge insanlarında görülmemektedir.

KAYA RESİMLERİ, ya da bilimsel adıyla PİKTOGRAMLAR, M.Ö. 30.000-15.000 arasındadır. ORTA ASYA İNSANI, o tarihten sonra, belki de taşa her şeyi olduğu gibi kazımak zor olduğu için, SOYUTLAMA-ŞEMATİZE ETME yolunu bulmuş, tekrarlanan şekilleri SEMBOLLER ile resmetmiştir.

SEMBOL, bir şeklin göründüğünden farklı anlam taşıması demektir. Bir kavramı çağrıştırır. Bu yüzden SEMBOLLER, çeşitli KAVRAMLAR’ı çağrıştırdıkları için, özel bir DİL oluştururlar. Bu özel dilin, o dönemde ORTA ASYA’da konuşulan dil ile bağlantısı olması gerekir. Resim yapan, semboller çizen insan, ancak kendi dilini yansıtır.

UV, OĞ, UB, BU gibi heceleri (ve bu hecelerin ifade ettiği kelimeleri, dolayısiyle o kelimelerin işaret ettiği varlıkları) oluşturan bu SEMBOL ŞEKİLLER, gerçek anlamlarını, dalları bugünkü TÜRK LEHÇELERİ’ne kadar uzanan, PROTO-TÜRKÇE köküne dayanmaktadır. TÜRKLER, bu sembol-şekillere TAMGA adını verirler ki, bugün bile DAMGA belirli sembolik bir şekil anlamına gelir.

En az iki TAMGA’nın yanyana gelmesiyle yazı doğmuş, diziler halinde TAMGALAR ile de YAZITLAR-KİTABELER oluşmuştur. Birden fazla TAMGA’nın cümle teşkil etmesi, M.Ö.8000 yıllarındadır. KİTABELER’in doğuşu ise M.Ö.7000’dedir. Ve bu şeref PROTO-TÜRKLER’e aittir. Bu şekilde gelişen PROTO-TÜRK YAZISI, daha sonra batıya taşınmış, SÜMER, MISIR, FİNİKE, GREK, İSKİT, LATİN alfabelerini etkilemiştir.

ÜSTÜN KUDRET kavramının M.Ö.15.000’lerde geliştiğini SEMBOLİK KAYA RESİMLERİ ve SİN-TAŞLAR (heykeller) üzerindeki yazı elemanlarından anlıyoruz. O yıllara tarihlenen PETROGLİFLER’de ES (ruh), ED (yaratma), İK dualite, ikilik, yani ruh ve beden, madde ile mânâ) ve OS (TANRI Beldesi, Kozmoz, Manevî Âlem) tamgaları açık bir şekilde görülmektedir.

Daha sonraları ED (yaratma) tamgasından EDİN, ER, DENİR, TENİR, TENRİ, TANRI (yaratan) KELİME ve KAVRAMLAR’ı doğmuştur.

İşte bütün bunların başlangıcı TEŞİK TAŞ MAĞARASI’ndaki ÇOCUK MEZARI’dır
TANRI BELDESİ VEYA KOZMOS


Eski insanların çoğu KÂİNAT’ta cereyan eden olayları sihirle, büyüyle, TANRI’yı da insan şeklindeki ilahlar ile açıklamaya çalışmıştır. GREK MİTOLOJİSİ’ndeki ilahlar yerler, içerler, evlenirler, kavga ederler, hatta insanlardan çocukları olur. Ki, bu sonuncu anlayış bugünkü HIRİSTİYANLIK’ta bile varlığını sürdürmektedir.

ORTA ASYA İNSANI farklıdır. KÂİNAT’ı, YARADILIŞ’ı TEK TANRI kavramı ile birleştirir ve hepsini GÜNEŞ KÜLTÜ, ATEŞ KÜLTÜ, sonradan bu ikisinden doğan BOĞA-YILAN KÜLTÜ ile açıklamaya çalışır. Ki, bu da biz TÜRKLER’in ve TÜRKLER ile akraba milletlerin (JAPON, eski AZTEK, MAYA) inançlarında yaşar.

Bu kültlerde TANRI’DAN OLMA, TANRI’DAN GELME ve sonunda TANRI’YA VARMA safhaları MÂREN yaşanır. Bu açıdan İSLAMİYET’teki “TANRI, ÂDEM’e Kendi Ruhu’ndan üfledi” ve “O’ndan geldiniz, O’na döneceksiniz” anlayışına uygun düşer.

Her bakımdan TÜRKÇE olan ve hâlâ kullandığımız TANRI kelimesi YARATAN demektir... ED=Yaratma kavramından doğmuştur... EDİN-ER, EDİN-İR, DİNGİR, TENGİR, TENGRİ, TENRİ ve TANRI değişiminden geçmiştir. EDİN-ER, SÜMERCE’de TANRI demekti. Sonraki bin yıllarda DİNGİR de aynı anlamda kullanılmıştır.

Varolma, TANRI BELDESİ’nde başlar. Bunu MANEVÎ ÂLEM olarak ta, KOZMOZ olarak ta alınabilir. ON-OĞ’dur bu yaratılan… İster meleklerin secde ettiği ÂDEM olsun, isterse Kâzım Mirşan'ın tabiri ile KOZMOS KİŞİSİ!..

ON-OĞ, TANRI BELDESİ’nde UYU-USUK haldedir. Buna “yüce uyku hali” veya “uyuyan ruh” denilebilir. UYU-USUK kelimesi bugünkü dilimizde UYUŞUK haliyle varlığını sürdürmektedir.

Bu varlık, YU-USUK halinde ŞEKİLSİZ, MADDESİZ ve HAREKETSİZ’dir. Sonra TANRI’nın KENDİ'ne duyduğu AŞK ile tutuşup, OZ’laşıp, yani maddeye bürünüp OT (od-ateş) ile, ALEV olarak, IŞIK olarak, NUR olarak DÖNE DÖNE yeryüzüne iner!.. Orada yine OZ’laşıp, yani şekil değiştirerek CAN sahibi olur. Bedenlenir. OK adını alır. Artık YERYÜZÜ KİŞİSİ’dir. “Bir GİZLİ HAZİNE idim, BİLİNMEK, SEVİLMEK istedim, KÂİNAT’ı o yüzden yarattım” kudsî hadisindeki gerçek te budur.

Süresini tamamlayınca, OK insanı yine ATEŞ’e vurulur,imtihanlardan geçer... Yine OZ’laşarak, değişerek, alev haline gelerek, duman gibi döne döne uçar ve TANRI BELDESİ’ne ulaşır... Yine ON-OĞ olur, TANRI’ya kavuşur.

PROTO-TÜRKLER, kendilerini OT ile OZ olduklarından, yani ilâhî ateşin, sevginin, enerjinin etkisi ile şekle büründüklerinden kendilerine OT-OZ derler. ENERJİ, TANRI KUDRETİ’nin KAİNAT’a, bizim ölçeğimizde DÜNYA’ya yansımasıdır ki, ATEŞ KÜLTÜ ile GÜNEŞ KÜLTÜ doğmasına sebep olmuştur. Aralarındaki ilişki de yine ENERJİ’dir.

KAİNAT’ı yaratan TANRI, TEK’tir… Ancak KUDRET’inin KAİNAT’a yansıması İKİLİ olur. HAYAT ve ÖLÜM, KITLIK ve BEREKET, İYİ ve KÖTÜ, GÜZEL ve ÇİRKİN… İşte bu KUDRET YANSIMASI’nın (TECELLİ) sembolü GÜNEŞ’tir… GÜNDÜZ ortalık yerde GÜNEŞ vardır, GECE ise AY çıkar… YÜCE ALLAH’ın CELÂL (KUDRET) ve CEMÂL (YÜZ, GÜZELLİK, SEVGİ) özellikleri ENERJİ KAYNAĞI GÜNEŞ, ve ve onun ışığını yumuşakça yansıtan AY’da kendini gösterir. Buna bir de CER (yer, YERYÜZÜ) eklenince ÜÇLÜ BİRLİK ortaya çıkar… ÜÇ sayısı zamanla kutsallaşır. Hatta Hıristiyanlık’ta TANRI’nın BABA-OĞUL-KUTSAL RUH olarak kabul edilmesine yol açar.

AY, GÜNEŞ’in EKİ’dir (eşi, şerefi, ikincisi). GÜNEŞ hem HAYAT verir, hem YAKAR, kavurur. YERYÜZÜ’nde hem BEREKET ve BOLLUK vardır, hem de KITLIK ve ÖLÜM… İşte İNEK bu BOLLUK ve BEREKET’in semboludür. Hem ET verir, hem SÜT!.. İneğin iki boynuzu bunu simgeler… BOĞA da ineklerin varolmasını sağladığı için aynı şekilde BEREKET ve BOLLUK sembolüdür. Onun da 2 boynuzu vardır. Göklere uzanır.

Öyleyse İKİ BOYNUZLU BOĞA (ve İNEK) figürleri YERYÜZÜ’ndeki iyiliği göklerdeki TANRI’ya ulaştırmakta, bu şekilde bir nevi şükretmektedir… Bu anlayış MISIRLILAR’da da vardı. Ancak HİNDİSTAN’da doruğa ulaşır. HİNTLİLER’in KUTSAL İNEK inanışı hâlâ sürmektedir.

TANRI da kendindeki iyiliği döne döne, YILAN gibi YER’e indirir, YERYÜZÜ bu şekilde varlığını sürdürür.

Bu İYİLİK ve BOLLUK kavramı TÜRKLER’in DEVLET anlayışına da yansımıştır. Şöyle ki:

YERYÜZÜ’nde insanların İYİLİK ve BOLLUK içinde yaşamaları için TANRI’nın YERYÜZÜ’ne İYİLİK indirmesi, YERYÜZÜ’nün de ŞÜKÜR etmesi yetmez!.. BUĞ(BEY) ve BUVUN(BUDUN-MİLLET) İYİLİK içinde olmalı, ve onların İYİLİKLER’i TANRI’daki KÜN’e ulaşmalıdır.

Bunun için de BUĞ’un tıpkı GÜNEŞ gibi bir eşi olmalıdır. (HAN’ın yanında HATUN) İkincisi, BUĞ, BUVUN hayrı için KUL-KÖLE gibi çalışmalıdır. Ancak böyle davranan BUĞ (BEY-HAN) makbul addedilir, öldükten sonra ateşe vurulur, ışık, enerji olarak uçup ÖZ-İÇİŞ’e (CENNET) girer, TANRI’ya ulaşma imtiyazını elde eder.

ÖZ’ün (kişinin manevi varlığının) İÇİŞ’i, TANRI’dan gelen ÖZ’ün ateşte yok olarak tekrar TANRI’ya varmasıdır. .. Binlerce yıl sonra bu anlayış “AŞKIN İLE YANAYIM / VARLIĞINDA YOK OLAYIM” tarzındaki tasavvufî şiirler olarak karşımıza çıkar.

GÜNEŞ KÜLTÜ


ÖGÜL-UKUS insanı, TEK ve YARATICI KUDRET’i ifade için GÜNEŞ resmi çizmiştir. Bu hiç bir zaman onun GÜNEŞ’e taptığı anlamına gelmez!.. Gökte ve yerde gördüğü en kudretli cismi, ve de tek olan bu cismi, YARADAN’ın sembolü olarak kullanmıştır. Çünkü GÜNEŞ hayat verir, toprağı canlandırır, bitkileri yeşertir. İnsanları ısıtır. Bazen de kurutur, öldürür. Sonsuz bir enerji kaynağıdır.

Günümüz UYGURLAR’ı, dualarında “Ey GÜNEŞ’i ısıtan TANRI!” derler… Yani “GÜNEŞ bizi ısıtıyor, ama biliyoruz ki, onu da bir ISITAN var. “ Bu anlayış GÜNEŞ KÜLTÜ’nün günümüze yansımasıdır.

PROTO-TÜRKLER’de GÜNEŞ KÜLTÜ ile ilgili en eski belge yukarda gördüğünüz, TAMGALI SAY’da bulunan KAYA RESMİ’dir. TAMGALI SAY, KAZAKİSTAN’da, ALMAATA’nın ( Almati) 160 km. kuzeybatısında BALKAŞ GÖLÜ’nün güneybatısında, AYIRIS (bugünkü ÇU) nehrine açılan vadilerden biridir.

Resmin tarihi, Sovyet Bilim Akademisi araştırmacıları tarafından M.Ö. 8000 olarak tesbit edilmiştir. (KAZAK Epigrafikası, G. MUSABAY, A. MAXMATOV, G. HAYDAROV, Almati, 1971)

KAYA RESMİ’nin anlatmak istediği şudur:

KÜN(güneş) ve EKİ(EYKİ-ay, tamamlayıcısı) gökten yere, BUĞ’u takdis için inmişlerdir. Resmin sağ alt tarafında (saçlı iki insan figürü halinde) bulunmaktadırlar. BUĞ’a (bey) BU’luk (han) ünvanı vereceklerdir. Böyle bir ünvana sahip olan kişi halkına bir kul gibi hizmet etmek zorundadır.

Bu zorunluluk, 1) bir GÖREV, ve 2) bir YETKİ’dir, aynı zamanda 3) KUTSAL’dır! Bu yüzden ünvan, ancak TAKDİS-KUTSAMA töreni ile verilir.

Dikkat edilirse, iki tane GÜNEŞ ve AY var…. Bir çifti yukarda, GÖK’te, diğer çift YER’e inmiş, insanların arasında ve baş tarafta… KUR'AN'da "İKİ doğunun, İKİ batının ALLAH'ı" şeklinde bir ifade geçer ki, buradaki hem GÖK'te, hem YER'de GÜN-AY olmasını hatırlatır.

BUĞ’a YETKİ verilmesi KÜN’deki ÜÇ HASSA ile mümkün. Bu da GÖK’teki KÜN’ün başındaki BENEKLİ ÜÇ HALKA ile gösterilmiş. Ayrıca ÜÇ HAYVAN’la bağlantı kuruyor… Bunu da İKİ KOL, BİR BACAK ile yapıyor… gene ÜÇ!… “ÜÇ” kelimesi en yüksek yeri gösterdiği gibi, aynı zamanda 3 sayısını da belirtir.

GÖK’teki KÜN’ün (GÜNEŞ) yanındaki AYTEN-TENRİSİ (AY) ise EKİ (iki) niteliği taşımaktadır. Bunu başının etrafındaki ÇİZGİLİ HALKA ve BENEKLİ HALKA ile görüyoruz. Ayrıca İKİ HAYVAN, her birinde BİR KOL, BİR AYAK, toplam İKİ KOL, İKİ AYAK var.

Bir durup düşünürseniz, KAYA RESMİ’nin ÜST KISMI’ndaki İKİ FİGÜR’den (dualite) birinde hep ÜÇ, diğerinde de hep İKİ olmasını TESADÜF’le izah etmek, mümkün değildir. Zamanımızdan 10.000 yıl önce bu KAYA RESMİ’ni çizen ORTA ASYA İNSANI, bir şeyleri SEMBOLİK halde dile getirmiş, anlatmıştır.

Devam ediyoruz… AY’ın SOL elinde İKİ PARMAK, SAĞ elinde BİR PARMAK, ki, BU’ya (HAN-HÜKÜM SAHİBİ, ve TEK, BİR) işarettir. Toplam gene ÜÇ eder. KEÇİ( Dağ Keçisi) ve İT ona ait hayvanlardır. DAĞ KEÇİSİ, yükseklere tırmanır, TANRI’YA HABER götürür. İT ise MUHAFIZ’dır.

KÜN TANRISI’nın hayvanları ise İNEK ve YOLBARS’tır (KAPLAN). Yaratıcılığının sembolü “doğum vaziyetindeki ile keçi”dir, keçinin arkasındaki DÖRT ÇİZGİ bunu gösterir. Bu sayı TOĞ-UR, TÖR-ET, TÖRT aşamalarından geçerek bugünkü haline ulaşmıştır. TOĞ-UR(AN) KADIN, TÖR-ET(ER), yani TÖR denilen, evin en mutena köşesine oturur.

Burada KÜN TANRISI, AY TANRISI denince sanki TEK TANRI kavramından ayrıldığımız düşünülebilir. Ancak meseleye ALLAH’ın CELÂL ve CEMÂL sıfatları gibi bakmak gerekir. Yani ortada ikinci bir tanrı yoktur, “tanrı” denilse bile!.. tek TANRI’nın yansımasıdır. Zaten AY da GÜNEŞ’ten aldığı ışığı yansıtır, GÜNEŞ’in yüzünü (CEMÂL) gösteren aynasıdır.

Uygulanan EZ ED A EM, yani TAKDİS MERASİMİ’dir. EZ-takdis, ED-etme, yaratma, EM-duruş demektir. Hepsini birleştirince TAKDİS ETME MERASİMİ tamlaması elde edilir. Bunu ayrıca sağ alttaki KÜN ve AY figürlerinin YEDİ YALKIN’dan oluşan saçlarından, ELİ BELİNDE duruştan anlıyoruz Bu EM pozisyonudur. Dünyada HAYAT’ın mümkün olduğunu, ve bunun GÖK’le ilişkisini gösterir.

PROTO-TÜRKÇE’de ALT kelimesi “temsilci” demektir. 6 çizgi veya 6 noktayla ifade edilir. EKİ (AY) bu töreni TANRI adına yönettiğinden, TEMSİLCİ durumundadır.

Dikkat edilirse, AY’ın başında 6 YALKIN bulunduğu, KÜN’ün başındaki 7 YALKIN’dan birinin AY’ın başına uzanarak 7.yi tamamladığı görülür. Bunun çok derin mânâları vardır.

Diğer ÜÇ figürün tek kollarını havaya kaldırmış olması, GÖK’ü işaret ettiklerini, KUDRET’i GÖK’ten aldıklarını, belki de ŞÜKÜR ettiklerini gösterir.

Bu merasimin gerçekleşmesi için BUĞ’un eşinin de merasimde bulunması gerekir. Yani eşli olmayan, evli olmayan olgunluğa ulaşmış sayılmaz. HATUN’suz BUĞ (BEY) HAN olamaz!.. Bu da PROTO-TÜRKLER’de kadına verilen önemi gösterir.

GÖK’ten yere inmiş olan KÜN ve eşi AY, BUĞ’u YILAN ile takdis ederler. Çünkü YILAN, BU-OĞ-A (BOĞA) sıfatını taşımaktadır. BU (BUĞ- han, kral, yüce kişi) , OĞ ( güneş, kutsal, şeref) A (artikel)… hepsini birlikte tercüme edersek YÜCE GÜNEŞ olur ki, YÜCE TANRI demektir. TANRI’nın kudreti GÖK’ten YER’e döne döne iner, bu da kıvrılan YILAN kavramı ile verilmiştir. . Resimde HALAY çeker gibi elele tutuşmuş YEDİ KİŞİ hareketleri ile YILAN’ı sembolize ederler. YILAN’ın kuyruğu ile BUĞ’a değiyor olması da ayrı bir mânâ taşır.

SİBİRYA etimolojisini inceliyen bir heyet , orada duydukları BOĞA kelimesini BOA sandıklarından , bu tropikal yılanın SİBİRYA’ya olmıyacağını, bu kelimenin HİNDİSTAN’dan ve SANSKRİTÇE’den geldiğini düşünmüşlerdir. Heyet GÜNEŞ KÜLTÜ ve TÜRKLER’deki YILAN-BOĞA ilişkisini bilmediklerinden bu sonuca varmışlardır. (Le Chamanisme, Payot, Paris, 1961)

Demek ki TÜRKLER’in BEY’i, bu TEKDİS MERASİMİ ile YÜCE HAN olmuştur. HAN sembolü “1”dir. EZ EDİ (takdis edilmiş) olmanın sembolü “7”dir. BU EZ EDİ (YÜCE HAN) tahtına, veya postuna BU EKİ A (eşi HATUN) ile oturacak ve halkına hizmet edecektir.

Bir KAYA RESMİ’nde yer alan 10.000 yıllık törenden bugüne yansıyan o kadar çok şey vardır ki!.. Ama biz HALI ve KİLİMLER’de hergün karşımıza çıkan ELİ BELİNDE figürünü, ve döne döne HALAY çekilen MİLLİ OYUNLAR’ımızı hatırlatmakla yetinelim. EM (ELİ BELİNDE) bugün dahi motif olarak İM diye anılır.

Ama KAYA RESMİ’nin anlattıkları bitmedi… KÜN’ün başında 3 DAİRE … En dışardaki halkada 19 BENEK var!.. US-yüce kat, 3 DAİRE-yüce kat tarafından (görev, yetki, ve kutsallık dalga dalga yayılıyor.

ONDOKUZ kelimesi OT OĞ EZ ON kelimelerinin sıkışmasından oluşmuştur. OT-OĞUZ-ON, ON TOĞUZ, ONDOKUZ…. ON(halkının) OT-OĞ-EZ (kutsal GÜNEŞ TANRISI)

İşte TANRI’yı sembolize eden GÜNEŞ’in etrafındaki KUTSAL halkalara konulan bu 19 BENEK bu figürü diğerlerinden kesin olarak ayırıyor.

İşin enteresan yanı, 10.000 yıl öncesine ait bu 19 SAYISI, M.S. 600’lerde karşımıza KUR’AN-I KERİM içinde 19 MUCİZESİ olarak çıkıyor!..

İkinci halkada 17 BENEK var… EZ ED A ON kelimeleri birbirine kaynaşarak EZ-EDA-ON, CEDİ ON , ON CEDİ (şimdiki KAZAK-KIRGIZ telâffuzu), ve ONYEDİ… Yani EZ EDİ (takdis edilmiş, kutsal) ON(halkı için) …

En iç halkada 11 BENEK var… BU ER ON kelimeleri sıkışarak BİR-ON, sonra da ONBİR olmuştur. BİR (HAN’ın özelliği, tek)… ON (halkına), yani ON halkına HAN (olmak üzere)…

İki ucu bitişmiş çizgi halindeki kafa dairesi EM’dir. UÇ-EM (takdis eden, takdis olunan)

Biz buradan iki mânâ çıkartıyoruz. Birincisi TAKDİS EDEN TANRI açısından. İkincisi ise TAKDİS OLUNAN BEY açısından…

Bu sembol bütün insanların yaratıcı TANRI açısından bakınca, “BEN, YÜCE GÜNEŞ TANRISI, KUTSIYARAK YARATTIĞIM ON HAKININ BEYİNİ TAKDİS EDERİM, ONU SİZE HİZMETLE GÖREVLENDİRİR, ÜSTÜN YETKİLER VERİRİM” anlamına gelir. TEK ve YÜCE TANRI’nın sembolü olan GÜNEŞ, insanların üzerinde ve onlara hâkimdir.

TANRI tarafından kutsanan BEY açısından ele alırsak, BEY ve HATUN’u halkın üzerindedir ve bu sembol “BEN YÜCE GÜNEŞ TANRISI TARAFINDAN KUTSANMIŞ ON HALKININ TAKDİS EDİLMİŞ, GÖREVLENDİRİLMİŞ BEYİYİM,” anlamına gelir.

AY TANRISI figürüne gelince, onun başında ÇİZGİLİ İKİ DAİRE, ve dışta 17 BENEK vardır. Tümünü ele alırsak, US (GÜNEŞ TANRISI), EZ ED A ON (17 benek), EK A (iki daire), EZ AD A ON ( çizgilerle ayrılmış 17 halka boşluğu), EK A (2., 2 parka, 2 hayvan) kelime ve sembollerini görürüz.

Bunu da gene iki ayrı şekilde açıklamak mümkündür. Birincisi, “BEN YÜCE TANRI’NIN ON HALKINI TAKDİS EDEN HAYIR SAHİBİYİM,” yani “TANRI’nın RAHMAN (veya RAHİM) vasfıyım” anlamına gelir.

İkincisi, HATUN açısındandır. “BEN YUCE KATIN KUTSADIĞI ON HALKININ BEY EŞİYİM, BEYİN KUDRETİ YANISIRA HAYIR SAHİBİ, MERHAMET SAHİBİYİM” anlamına gelir.

Sonuç olarak, KAYA RESMİ’nde KÜN-EKİ’nin (GÜNEŞ ve AY) YÜCE TANRI adına ON HALKI’nın BEY’ini takdis ettiğini görüyoruz. Ancak TEK ve YÜCE TANRI’nın resmi yoktur bu konfigurasyonda. Onun KUDRET’inin, YARATICI vasfının, ve RAHMET’inin, yani CELÂL ve CEMÂL sıfatının sembolize edilmiş haliyle karşı karşıyayız.

PROTO-TÜRKLER Yüce YARADAN için bir yer tayin etmemişlerdir. O’na TANRI, demiş, YARADAN sıfatı dışındaki özelliklerini ESİS kelimesi ile ifade etmiştir. YER TANRI, GÖK TANRI, AY TENRİSİ, KÜN TENRİSİ gibi ifadeler hep bu TEK TANRI’nın belirli özelliklerini ifade için kullanılmıştır... Bunu, binlerce “tanrı”sı olan HİNDUİZM ve BUDİZM’de de görüyoruz.

HAN’ın yanında HATUN’u ifade eden BU EKİ A kelimeleri zamanla BEGİK, BİKE şekline dönüşmüş, KRALİÇE anlamına kullanılmış, SANSKRİTÇE’ye , oradan URDUCA ve başka dillere BEGÜM olarak geçmiştir.

Son olarak belirtelim, PROTO-TÜRKLER’in bir TANRI adı olarak kullandığı ESİS kelimesi, OT-OĞ’da (MISIR’da) karşımıza İSİS olarak çıkar!

SAYILARIN PROTO-TÜRKÇE KÖKENLERİ
">PROTO-TÜRKLER’de SAYI diye bir soyutlama başlangıçta yoktur. Daha sonraları sayı haline gelmiş cümleler vardır.

BU-ER kelimeleri sonradan bitişmiş ve BİR olmuştur. BU-ER ifadesi, “BU’ya ER’miş, erişmiş, HAN, HÜKÜMDAR olmuş” demektir. Bu yüzden TANRI’yı işaret eder.

EYKİ (eşi, yansıması, benzeri, ikincisi) kelimesi de kısalarak İKİ sayısını meydana getirmiştir.

UÇ (en yüksek yer) kelimesi ÜÇ sayısını oluşturmuştur.

DÖRT sayısı TOĞ-UR, TÖR-ET, TÖRT aşamalarından geçerek bugünkü haline ulaşmıştır. TOĞ-UR(AN) KADIN, TÖR-ET(ER), yani TÖR denilen, evin en mutena köşesine oturur. Anlamı zamanla kaybolmuştur.

EZ ED A EM’in TAKDİS MERASİMİ olduğunu görmüştük. Yukarıda resmi görülen TAKDİS MERASİMİ'nin YEDİ YALKIN’la ifade edildiğini anlatmıştık... KÜN ve AY, BEY’i YILAN vasıtasıyla takdis ediyorlardı. Bu her ikisinin başındaki YEDİ YALKIN ile Belirtildiği gibi, HALAY çeker gibi elele tutuşmuş YEDİ KİŞİ’yle gösterilmişti.

EZ ED A EM kelimeleri sıkışarak EZ EDİ, ZEDİ, sonra da YAKUTLAR’da SETİ; KAZAK ve KIRGIZLAR’da CETİ; ÖZBEK, TÜRKMEN, AZERİ ve bizde YEDİ olmuştur.

PROTO-TÜRKÇE’deki SETİ kelimesi BATI dillerine SETTE, SEPTE, SEPTEM, SEVEN SIEBEN şekillerinde girmiştir. O dillerde bu kelimenin hiç bir anlamı yoktur. Ama PROTO-TÜRKÇE kökenine inince karşımıza EZ ED A EM (GÖKLER’den YER’e YILAN gibi DÖNE DÖNE inen TANRI KUDRETİ ile güçlenme töreni, TAKDİS MERASİMİ) anlamı çıkar.

GÜN TANRISI’nın bu özelliğini yansıtan YEDİ YALKIN, GREK mitolojisine YILAN SAÇLI MEDUSA olarak girmiştir.

ONBİR sayısı da GÜNEŞ’i, dolayısiyle TANRI’yı temsil eder. Şöyle ki, GÜNEŞ tektir. GÜÇ-ENERJİ sahibidir. Sistemimizin hükümdarıdır. BU-ER (BİR) o anlama gelir. BU-ER ON ifadesi ise “ON halkının hükümdarı” demektir. Yani PROTO-TÜRKLER’in (ve dolayısiyle bütün insanların hâkimi, ALLAH) BU-ER ON önce BİR ON olmuş, sonra da ONBİR’e dönüşmüştür.

EZ ED A ON kelimeleri birbirine kaynaşarak EZ-EDA-ON, CEDİ ON , ON CEDİ (şimdiki KAZAK-KIRGIZ telâffuzu), ve ONYEDİ… Yani EZ EDİ (takdis edilmiş, kutsal) ON(halkı için) …

ONDOKUZ kelimesi OT OĞ EZ ON kelimelerinin sıkışmasından oluşmuştur. OT-OĞUZ-ON, ON TOĞUZ, ONDOKUZ…. “ON(halkının) OT-OĞ-EZ (kutsal GÜNEŞ TANRISI)” anlamına gelirdi.

İşin enteresan yanı, 10.000 yıl öncesine ait bu 19 SAYISI, M.S. 600’lerde karşımıza KUR’AN-I KERİM içinde 19 MUCİZESİ olarak çıkıyor!.. Aynı şekilde 1, 2, 3, 4, 7, 11 sayıları da kutsal anlamlarını koruyor
UÇU-EKİ VEYA MÜHR-Ü SÜLEYMAN
Her bakımdan TÜRKÇE olan ve hâlâ kullandığımız TANRI kelimesi YARATAN demektir. ED=Yaratma kavramından doğmuştur. EDİN-ER, EDİN-İR, DİNGİR, TENGİR, TENGRİ, TENRİ ve TANRI değişiminden geçmiştir. EDİN-ER, SÜMERCE’de TANRI demekti. Sonraki bin yıllarda DİNGİR de aynı anlamda kullanılmıştır.

EDİS kelimesi, M.Ö.3000’lerde EGE bölgemize ve YUNANİSTAN’da varlık gösteren PELASGLAR’da TANRI anlamına gelirdi. I O = ED IS ONG = YARATMA BAŞARISI = YARATAN demekti.

KÜN-EKİ (GÜN-AY, GÜNEŞ VE AY) sembolü İÇİÇE, TERSYÜZ İKİ ÜÇGEN’dir. ALTI KÖŞELİ YILDIZ diye de bilinir. Bu şekli İDİL-URAL bölgesinde, ALPLER’de KAMUNLAR yöresinde görüyoruz. PROTO-TÜRKÇE’deki adı UÇU-EKİ’dir, “GÖK İKİLİSİ” anlamına gelir. M.Ö.3000 yıllarında ORTADOĞU’ya indiği sanılmaktadır. İSLAMİYET’te MÜHR-Ü SÜLEYMAN diye YAHUDİLİK ve HIRİSTİYANLIK’ta DAVUD’UN YILDIZI diye bilinir. SELÇUK ve OSMANLI sanatında, çiniler, tabaklar, sahan ve siniler üzerinde, tahta ve tavan süsleri arasında çok sık kullanılmıştır. En tipik örneklerinden biri HACIBEKTAŞ kazasında türbenin içindeki ASLANLI ÇEŞME’dekidir.

MÜHR-Ü SÜLEYMAN, Yüce ALLAH’ın CELÂL ve CEMÂL sıfatlarını sembolize eder. Bu yüzden GÖK İKİLİSİ, yani İKİ İLÂHİ VASIF açıklaması son derece yerindedir. KUR’AN’da anlatıldığına göre, HZ. SÜLEYMAN bu MÜHÜR’ü yüzüğünde taşırmış. O yüzüğe sahip olduğu sürece de kuşların, Karıncaların dilini anlar, cinlere hükmedermiş. Bir gün cinlerden biri bu yüzüğü çalmış, SÜLEYMAN da bu KUDRET’ini kaybetmiş.

Hemen ekliyelim ki, KUR’AN’daki kıssalar da KAYA RESİMLERİ gibidir. ZAHİR’deki KELİMELER’in arkasında DERİN MÂNÂLAR vardır.

YAHUDİLER’in ALTI KÖŞELİ YILDIZ’I kendilerine SEMBOL ve BAYRAK yapmaları, MUSEVÎ HAZAR TÜRKLERİ’nden dolayıdır. Bilindiği gibi DÜNYA MÜSEVİLER’inin yarısından çoğunu HAZAR TÜRKLERİ’nin soyundan gelenler oluşturmaktadır. (Bakınız: Arthur Kostler, 13. KABİLE, Ansiclopedia Judaica) İsrail bayrağına MAVİ renkte işlenmesinin sebebi de, MAVİ’nin hemen bütün TÜRK boylarında TANRI’ya işaret etmesidir (GÖK rengi).

Aslında ALTI KÖŞELİ YILDIZ, İsrail Devleti’nden çok önce, bizde ANADOLU’da kullanılmıştır. TEKE BEYİ MÜBERİZÜDDİN MEHMET’in 14 Mayıs 1373 yılında ANTALYA burçlarına diktiği bayrakta beyaz zemin üzerine kırmızı ALTI KÖŞELİ YILDIZ vardı!… (T. Gülensoy, ORHUN’dan ANADOLU’ya TÜRK DAMGALARI)
Akrep__KraL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 19-11-06, 05:13   #3
Akrep__KraL
Bronz Üye
 
Akrep__KraL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: 04-08-2006
Yer: Forum Security PaneL
Mesajlar: 1.906
Karizma
Rep Gücü : 22
Rep Puanı : 10
Akrep__KraL is on a distinguished road
İletisim
Post

PROTO-TÜRKLER’DE HARFLERİN DİLİ

Beyaz Avrupalılar bütün üstünlük iddialarına rağmen, kendi dillerine şanlarına (!) uygun bir geçmiş, bir köken bulamamışlardır. Araştırmalar Batılı bilim adamlarını hep ASYA’ya yöneltmiştir.

İddiaya göre, bir grup Beyaz Avvrupalı topraklarından yürüyerek çıkmış, ASYA’ya yayılmış, BAYKAL GÖLÜ’nün güneybatısındaki TAMGALI VADİSİ’ne ve ARİOS Nehri kenarlarına yerleşmiş, bir büyük medeniyet kurmuş, sonra bu medeniyeti HİNDİSTAN’a, İRAN’a, ÇİN’e ve ANADOLU’ya yaymıştır!.. Avrupalılar bu nehir çevresinde yaşadıkları için ÂRÎ-ARYAN adını almışlardır! (Igor N. Khlopin, Les Dossiers d’Archeologie, No. 185, 1993) Bunu ciddi ciddi öne sürdüklerini BEYAZ AVRUPALI’NIN ÜSTÜNLÜK PALAVRALARI sayfamızda da belirtmiştik.

Halbuki BERTHOLD böyle bir yayılmanın ancak AT ile mümkün olabileceğini söyler ki, doğrudur. (Andre Berthold, 1. Türk Tarih Kongresi, sf.33) AT’ın anayurdu ASYA olduğuna göre, AT’I ilk ehlileştirenler ASYA İNSANI olduğuna göre, göç ederek medeniyet götürenler ancak ASYALI insanlar olabilir.

Ama biz gerçeği bir kenara bırakıp Batılıların iddialarını inceliyelim. Batılı bilim adamları önce bölgedeki varlıklarını kanıtlayabilmek için Hindistan’ın kadim dili SANSKRİTÇE’ye sarılmışlardır… Ama Hintliler’in tarihi en çok M.Ö. 2500’lere uzanır.

Sonra AVRASYA’daki eski KURGAN halkına el atmışlardır.

KURGAN kelimesi, hep Rusça sanılmıştır. Rusça sanılan, halbuki aslında ÖZ-TÜRKÇE olan o kadar çok kelime vardır ki!.. Meselâ KAPGAN… Orta Asya Türkleri’nin dahi Rusça zannettiği bu kelime “hayvan tuzağı” anlamına gelir. Tam karşılığı ise KAPMAK fiilenden türemiş KAPAN’dır!. Yine aynı şekilde “sucuk” Rusça’da KOL-BASA diye geçer. KOL, Orta Asya’da “el” anlamında kullanılır. Yani, “elle basa basa koyun veya sığır bağırsağına doldurulan et” anlamına gelir. Zaten ülkemizde kullanılan PASTIRMA kelimesinin aslı da BASTIRMA’dır. Eskiden TÜRKLER savaşa giderken yanlarına aldıkları etleri eğerle at arasına koyar, eğere oturunca eti bastırarak sıkıştırıp içindeki kanın akmasını sağlar ve böylece kuruturlardı.

KURGAN kelimesine dönersek, aslı OK-URUGUN’dur. “OK URUĞU’nun mezarı” demektir. Kelime sıkışarak KURGUN olmuş, sonra telaffuzu da değişerek KURGAN halini almıştır.

KURGAN’ın HERODOT tarafından kullanılışı HYRCAN (okunuşu IRCAN) şeklindedir…. Bu kelime HYRCANIE şekline sokularak bir ülke adı haline getirilmiş ve o ülkede götürülüp HAZAR DENİZİ’nin güneydoğusuna, İRAN topraklarına yerleştirilmiştir. (Igor H. Khlopin, Doss. Archeo. No. 185, 1993) Bir başka değerlendirme de, Avrupalılar’a ARYAN denmesinin sebebi, İRAN’dır. Çünkü HİNT-AVRUPA dillerinin eski İRAN dili ZENT’le bağlantısı vardır…

Halbuki o bölgenin esas adı GURGAN’dır, tam 36 KURGAN bulunmuştur ve ta BİR OY BİL FEDERASYONU zamanından beri TÜRK toprağıdır. O tarihlerde ON OYUL (Kozmik Federasyon) adlı bir TÜRK devletine aitti.

Sözün kısası, Batılılar’ın kökü kökeni İRAN’da bulunsa bile, ZENT dili HİNT-AVRUPA dillerinin kökü olsa bile, İran (PERS) tarihi en çok M.Ö. 2000’lere iner.

ÇİN deseniz, ÇİN MEDENİYETİ’nin tarihi M.Ö. 2500’e bile ulaşmaz. Her ne kadar C. Hopkins’e göre ÇİN’de yazının başlangıcı olarak M.Ö. 3000 tarihini verirse de, T. de Lacouperie M.Ö. 2300 olduğunu söyler. Son araştırmalar bu tarihi daha da öne çekmiş, ÇİN ŞEKİL-YAZI’sının başlangıcı M.Ö.1700’ler olarak tesbit edilmiştir. Kaldı ki, ÇİN ALFABESİ’nde tam 41 PROTO-TÜRK TAMGASI bulunur! TÜRKLER’in ÇİN’deki varlığı ise, M.Ö. 2600’lere dayanır.

Bu tarz çalışmalar Batılı bilim adamlarının istedikleri sonucu vermeyince, ANADOLU’ya yönelmiş, burada ziraatle uğraşan halkın dilinden hareket edip GREK-LÂTİN bağlantısıyla AVRUPA’ya varmaya çalışmışlar, ama bu da tatmin edici olmamıştır. Çünkü bu çalışmaların hiç birinde PROTO-TÜRKÇE’yi gözönünde tutmamışlar, akıllarına bile getirmemişlerdir.

Halbuki ne dillerin kökeni, ne duvar-mağara yazıtları, ne de eski medeniyetler PROTO-TÜRKLER ve proto-türkçe ile bağlantısı kurulmadan anlaşılamaz. Dünya Medeniyet tarihi; TÜRKLER ve onların AT sevgisi kabul edilmeden, onların göçleri incelenmeden yazılamaz!

Ne yazık ki Batılı bilim adamları, büyük bir inatla eski yazıtları incelerken hep LATİNCE, GREKÇE, SANSKRİTÇE ve ÇİNCE’ye önem verirler. Başka bir dile, hele TÜRKÇE’ye hiç eğilmezler.

PROTO-TÜRKÇE’de A bir harf değil TAMGA’dır. AT = (TANRI’ya erişmek için) atılan – fırlatılan, ve AD = bilinen, tanınmış anlamlarına gelir. B harfi UB = en yüce, kozmik değerler demektir. E = UÇ diye okunur, lider demektir.

Bir ORTA ASYA dili olan PROTO-TÜRKÇE’de her TAMGA bir HECE’dir, ve bir KAVRAM ifade eder, aynı zamanda bir HARF’tir. Aslında bütün kadim dillerde böyle olduğu düşünmek yanlış olmaz. Eski MISIR dilinde bunu görüyoruz. Bu HECE–KAVRAM. mantığı varlığını ÇİNCE, JAPONCA, KORECE gibi dillerle günümüze kadar sürdürmüştür Ancak TÜRKLER’de ve topluluklarda, özellikle ÇİVİ YAZISI’ndan sonra (M.Ö.3300) harflerin bu özelliği kaybolmuştur.



Yukardaki yazı bir aynanın arkasındaki ETRÜSK RESMİ'nin üzerinde bulunmaktadır. ALFABE olarak bakarsak ortaya :


LAZAFECU MENDZ
kelimeleri çıkar. Bu garip kelimelerin ne GREKÇE, ne de ETRÜSK ülkesinde daha sonra hakim olan ROMALILAR’ın kullandıkları LÂTİNCE bir anlamı yoktur!.

Ancaaak....... Yazının ETRÜSKÇE’nin atası PROTO-TÜRKÇE’de bir karşılığı vardır!.. Yazı




ULUTUZ AT AB UÇUY, ALTUÇUN ODUZ
TAMGA-HARF-KAVRAMLAR’ından oluşmuştur…. İki tamlama meydana getirir… Ve ŞEHİTLER MELEĞİ ile KRALIĞIN ZAFER TANRIÇASI demektir!.. Bu iki ifade RESİM’deki iki figürle tamı tamına bağdaşmakta, tabir caizse “cuk” oturmaktadır!

Resmin üzerindeki TAMGALAR ve KELİME karşılıkları SAĞDAN SOLA yazılan PROTO-TÜRKÇE’ye uygun, orijinal haliyle görülmektedir...Batılılar'ın bir hatası da buldukları hemen her yazıyı SOLDAN SAĞA okuma çabalarıdır!. Tabii bu gibi durumlarda hiç bir sonuç elde edememektedirler.

Bu resim, üzerindeki yazı ve çözümlemesi, sadece ETRÜSKÇE ve TÜRKÇE ilişkisini göstermekle kalmaz!.. Bizim sadece ORHUN KİTABELERİ’nden bildiğimiz TÜRK ALFABESİ’nin çok daha eski olduğunu da ispatlar!… Ayrıca TÜRKLER’in ve PROTO-TÜRKÇE’nin ta ORTA ASYA’dan AVRUPA’nın içlerine kadar yayıldığının da delilidir!
Akrep__KraL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 19-11-06, 05:14   #4
Akrep__KraL
Bronz Üye
 
Akrep__KraL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: 04-08-2006
Yer: Forum Security PaneL
Mesajlar: 1.906
Karizma
Rep Gücü : 22
Rep Puanı : 10
Akrep__KraL is on a distinguished road
İletisim
Post



BOĞA KÜLTÜ
TÜRKÇE çok zengin bir dildir!.. Samoiloviç’in yaptığı tasnife göre 2 ANA DAL, 8 GRUP ve 41 LEHÇE’den oluşur… KVERGIE, meşhur GÜNEŞ-DİL teorisi ile TÜRKÇE’nin dünyanın en eski dilidir. 15.000 yıl öncesinden gelen özelliklerini GÖKTÜRK ALFABESİ’nde ve bugünkü dilimizde dahi görmek mümkündür.

SİBİRYA etnolojisini inceleyen bir heyet, bölgede duydukları BOĞA kelimesini, “Ğ” harfi ve sesi Batı dillerinde olmadığı için, affedilmez bir hata yapmışlar, boynuzlu BOA ( çok büyük tropikal yılan) sanmışlardır!.. Sonra da SİBİRYA’da böyle tropikal bir canlının olması mümkün olmadığına göre, bölgenin BOA yılanının yaşadığı HİNT KÜLTÜRÜ’nün etkisinde kaldığı sonucuna varmışlardır. Böylece DÜNYA MEDENİYETİ’nde çok önemli bir yeri olan BOĞA KÜLTÜ’nü tam kavrıyamamışlar, hatta yok saymışlar, hem de PROTO-TÜRK KÜLTÜRÜ’nü devredışı bırakmışlardır. (Le Chamanisme, M. Ellade, Payot, Paris, 1951)

TAKDİS MERASİMİ GÖK’ten yere inmiş olan KÜN ve eşi AY, BUĞ’u YILAN ile takdis ederler. Çünkü YILAN, BU-OĞ-A (BOĞA) sıfatını taşımaktadır. BU OĞ A tamlaması ; BUĞ beylik yetkisi, OĞ kutsal, şeref, güneş, A artikel kelimelerinden oluşur, sıkışarak BOĞA haline gelmiştir. “YÜCE GÜNEŞ olur ki, YÜCE TANRI demektir.” anlamına gelir. TANRI’nın kudreti GÖK’ten YER’e döne döne iner, bu da kıvrılan YILAN kavramı ile verilmiştir. TANRI tarafından verilen kutsal BEYLİK yetkisidir bu!.. Resimde HALAY çeker gibi elele tutuşmuş YEDİ KİŞİ hareketleri ile YILAN’ı sembolize ederler.

Yani işin içinde bir YILAN vardır ama, bu HİNT KÜLTÜRÜ’nden gelen BOA YILANI değildir!

YÜCE TANRI’nın nimeti, rahmeti yeryüzüne tıpkı GÜNEŞ’in ışınları (YALKIN) olarak gönderir. TANRI’nın bu YÜCELİK ve BAHŞEDİCİ sıfatı BOĞA sembolü ile, nimetin yeryüzüne ulaşması da YILAN sembolü ile karşımıza çıkar. Yeryüzünde yapılan İYİLİK te BOĞA’nın boynuzları ile gene TANRI’ya döner.

BOĞA’nın PROTO-TÜRK kültürüne kutsal olmasının sebebi budur. Bu inanç HİNDİSTAN’a İNEKLERİN KUTSALLIĞI şeklinde, MISIR’a APİS ÖKÜZÜ’NÜN KUTSALLIĞI olarak yansımıştır. VİKİNGLER’in KIZILDERİLİLER’in boynuzlu başlıklar giymesi de bu yüzdendir. O başlığı takan KUDRET’ini TANRI’dan aldığına, CEZALANDIRMA, BAĞIŞLAMA, İYİLİK YAPMA gücüne sahip olduğuna inanır, bunu göstermek ister.

------------------------------------------------
----------------------------------------------------------
YILAN KÜLTÜ
ORTA ASYA İNSANI’nın inancına göre GÜNEŞ TANRISI, yalkınlarını yeryüzüne YILAN şeklinde gönderir. O yüzden YILAN, kutsaldır.

Yukardaki TAKDİS MERASİMİ resminde anlatıldığı gibi, BOĞA sıfatını alan YILAN’la, UYULAN arasında bir ilişki vardır.

GÖK’ten yere inmiş olan KÜN ve eşi AY, BUĞ’u YILAN ile takdis ederler. Çünkü YILAN, BU-OĞ-A (BOĞA) sıfatını taşımaktadır. BU (BUĞ- han, kral, yüce kişi) , OĞ ( güneş, kutsal, şeref) A (artikel)… hepsini birlikte tercüme edersek YÜCE GÜNEŞ olur ki, YÜCE TANRI demektir. TANRI’nın KUDRET’i, GÖK’ten YER’e döne döne iner, bu da kıvrılan YILAN kavramı ile verilmiştir. . Resmde HALAY çeker gibi elele tutuşmuş YEDİ KİŞİ hareketleri ile YILAN’ı sembolize ederler. YILAN’ın kuyruğu ile BUĞ’a değiyor olması da ayrı bir mânâ taşır.

GÖK’ten YERYÜZÜ’ne inen YALKINLAR; ışık, ısı, iyilik, rahmet, ve berekettir. GÜNEŞ’in ışınları da , ATEŞ’ten çıkan dalgalar da YILAN gibi kıvrılarak etrafa yayılır. Bu yüzden YILAN, hem ATEŞ’in, hem ocağın, hem de AİLE’nin koruyucusu sayılır.

İSLAM’da YILAN, ÂDEM ile HAVVA’yı kandıran ve onların CENNET’ten kovulmasına sebeb olan varlıktır. ŞEYTAN’ın sembolüdür. Başı ezilmesi gereken bir yaratıktır.

Bu anlayış Müslüman olan TÜRKLER’i etkilemesine rağmen, YILAN KÜLTÜ çeşitli şekillerde ANADOLU’da varlığını sürdürür. ORTA ASYA’dan ANADOLU’ya göç etmiş olan HACI BEKTAŞ, TAŞ’a biner ve YILAN’ı kamçı olarak kullanır, TAŞ’ı yürütür. Burada TAŞ, BEDEN’dir, YILAN ise NEFS’tir.

Yani İNSAN, NEFS’ini İRADE’sinin kontrolüne alırsa, BEDEN’ini istediği gibi kullanabilir ve ALLAH’ın Kendi Ruhundan üfleyerek İNSAN’a bahşettiği KUDRET’i harekete geçirebilir!..

ANADOLU’nun hâlâ pek çok yerinde her evin bir YILAN’ı olduğuna inanılır. YILAN’ın mekânı evin ocağıdır. (GÜNEŞ-ATEŞ ve YALKINLAR ilişkisi) Evin KKoruyucusu, uğuru, bereketi olan YILAN’a dokunulmaz. YÜRÜKLER, YILAN’ı kedi gibi okşarlar!… Eğer herhangi bir sebeple o yılan öldürülmüşse, derhal yakılması gerekir. ATEŞ’in çıkardığı YALKINLAR ile YILAN tekrar GÖKLER’e döner, ve oradan YAĞMUR, RAHMET, ISI, BEREKET olarak tekrar YER’e iner.

YILAN aynı zamanda İNTİKAMCI’dır!.. Eşini, yavrularını korur, onlara zarar verenen intikamını alır. Bu yüzden herhangi bir şekilde bir yılan öldürülmüşse, eşi de öldürülmek üzere aranır!..

ANADOLU’da bu konuda pek çok hikâye olması bir yana, Fakir Baykurt’un meşhur romanı YILANLARIN ÖCÜ’nde YILAN, öcünü alması yönünden haksızlığa uğramış aileye örnek gösterilir.

ESKİ TÜRKLER’de BOYNUZLU YILAN, TÜYLÜ YILAN, KANATLI YILAN, BEYAZ KRALİÇE YILAN ve meşhur ŞAHMERAN gibi pek çok YILAN türü vardır. Bunlardan KANATLI YILAN, KAZAN şehrinin arması idi. Sonra Ruslar alıp MOSKOVA arması yapmışlar, bir de “ büyük canavar YILAN’ı öldüren Saint Goerge” masalı uydurmuşlardır!

TUYLÜ YILAN ve BOYNUZLU YILAN, TÜRKLER vasıtasıyla BERİNG BOĞAZI’ndan aşarak AMERİKA kıtasına ulaşmış, AZTEKLER’in meşhur QUATZALKOATL(TÜYLÜ YILAN’ını oluşturmuştur.



AVRUPA’da en eski YILAN figürlerinin bulunduğu yer, İtalyan Alpleri’ndeki KAMUNLAR Vadisi’dir.Yukarıdaki resimde YILAN, savaşçının elinde "GÜÇ VEREN MIZRAK"olarak çizilmiştir... Üç tane "eli mızraklı" savaşçı ile, henüz mızrağı GÜNEŞ’ten çekip alamamış bir başka savaşçı görülmektedir... Zaten bu figürden hareketle MIZRAK sembolünün GÜNEŞ’ten gelen YALKIN, yani YILAN olduğu sonucuna varılmıştır.



Bir diğer figür de PELASK YILANI’dır. PELASKLAR, eski YUNANİSTAN’a gelip yerleşen TÜRKLER’dir. YILAN sembolünü onlar oraya taşımışlardır. PELASK DİLİ kaybolmuştur, PELASK YAZISI çözülememiş sayılır. Sebebi yine Batılı bilimi adamlarının PROTO-TÜRKÇE ve TÜRKÇE’ye araştırmalarında MİHENK TAŞI olarak yer vermemeleridir. Halbuki büyük araştırmacı KÂZIM MİRŞAN bu yazıyı da deşifre etmiş, okumuştur. Bunu ayrı bir sayfada vereceğiz.



PROTO-MISIR hiyeroliflerinde yer alan YILAN figürü, Batılı Bilim adamları ve onların takipçileri tarafından “bilinmeyen bir dile ait kartuş” sayılmış, ve bir türlü deşifre edilememiştir... Halbuki KÂZIM MİRŞAN, figürü PROTO-TÜRKÇE TAMGALAR’dan yararlanarak çözmüş ve tüm kitabeyi tamamen farklı olarak okumuştur. Yukardaki bir ESKİ MISIR RESMİ, YILAN’ın YAZI olarak ne ifade ettiği de yine yukarıda verilmiştir. UW UB OZ tamgalarından oluşan bu bir tek figür,

-“YERYÜZÜ’nden şekil değiştirerek, (MADDÎ ÂLEM’den MANEVÎ ÂLEM’e geçerek) TANRI’ya ilahi bir tarzda ulaşmak”

demektir... Yani, herkes yapamaz!



M.Ö. 4000’lere ait olduğu söylenen, ancak taşıdığı figürler itibariyle daha eski (M.Ö.6000) olması icabeden VAN BAŞET DAĞI’NDAKİ YAZIT, şu TAMGALARI’ı taşır:

UW = mukaddes, UŞ =majeste, OK-OŞ = kuant konfigurasyonu, ESİTİS = Ruhlar Âlemi, UÇ = uçuş

KUANT, “değişmez değer”dir… Bir insanda aranan “ CAN’ın (veya RUH’un) TANRI’yla özdeşleşmesi için gerekli ‘vazgeçilmez’ değerler” kastedilir. ESİTİS ile, “ruhların eninde sonunda varacağı yer” kastedilir. İSLAMİYET’teki sembolü ARAFAT’tır... Ve yazı şu anlama gelir :

-“Kutsal majestelerinin gerekli değerlere sahip olan canının (veya ruhunun) ruhların toplandığı yere uçuşu”

Yani, topluluğun değerli lideri ölmüş, ahiret âlemine göçmüştür!.... Yazı bunu haber verir.

ORTA ASYA ANAU KÜLTÜRÜ ve BİR OY BİL FEDERASYONU

Doğu Anadolu’da M.Ö. 15.000’den itibaren kaya resimleri, M.Ö.7000’den itibaren de yazıtlar görülür. Antalya-Beldibi yazıtları M.Ö.7000, İstanbul-Fikirtepe’de bulunan M.Ö.6000’e ait kaplardan ikisinin üzerinde OK ve OZ tamgaları vardır.
R. PUMPELLY, “Exploration in Turkestan” adlı makalesinde (1908, Washington), “AŞKABAT’ta M.Ö.9000’lere ait yerleşik bir kültür olduğu”ndan bahsetmektedir. Bu kültüre ANAU adı verilmiştir. Bu kültür, A. BELENITSKY’e (1965) göre M.Ö.5000, D. SCHMANDT-BESSERAT’a (1978) göre M.Ö.6000 yıllarına aittir.

Ancak VADIM A. RANOV, "7 yerleşim bölgesinin incelendiğini, ve ilk merkezin M.Ö. 850.000 yıllarında kurulan AMUDERYA’nın kaynak kollarından birindeki KULDURA olduğunu" bildirmiştir. (Kendisi TACİKİSTAN Tarih, Arkeoloji ve Etnoloji Kurumu müdürüdür… Makalesi, “Her Şey Eski Taş Dönemi’nde Başlar” adıyla “Les Dossiers d’Archeologie” dergisinin 185. Sayısında, Eylül 1993 tarihinde yayınlanmıştır.)

Bir diğer merkez SEL UNGUR’dur, M.Ö. 250.000’lere dayanır. Hatta İSLAMOV’a göre geçmişi M.Ö.500.000’e kadar gider. SEL UNGUR, KIRGIZİSTAN’daki FERGANA vadisinde, OK (şimdiki OŞ ) kentinin batısındadır. İkisi de KARA TAU (Karadağ ) adını taşıyan iki merkez daha vardır ki, bunlardan biri KULDURA gibi AMUDERYA üzerindedir. Diğeri ise, yine KIRGIZİSTAN’da TALAS vadisinin batısını oluşturan dağın adıdır.

M.Ö. 100.000-M.Ö.35.000 arasını ilgilendiren 14 yer incelenmiştir. Bunlar arasında KUTURBULAK, KULBULAK, KAYRAKUM gibileri vardır. BULAK “göz, pınar” demek olduğuna göre, yüksek vadilerdeki su kaynaklarının başına yerleştikleri anlaşılır. Daha sonra OM-OĞ KÖL’ün kıyılarına inmişler, sahil yerleşim birimleri kurmuşlardır. KAPİK-KAĞAN (KAPAĞAN, SEMERKANT) da ilk yerleşim bölgeleri arasındadır.

HİMAYALAR’dan ALATAU(Aladağ ) ve ALTAYLAR’la BÜKLİ ÇÖL’e (Gobi) kadar uzanan bölgede 100 kadar yerleşim merkezi bulunmaktadır. En önemli yerlerden biri TEŞİK TAŞ MAĞARASI’dır. Mağara, SEMERKANT’ın güneyinde BAYSUN DAĞI’ndadır. Burada ilk defa taşın yapı malzemesi olarak kullanıldığı görülmüş, “üstün bir kudret”in varlığına inanıldığını gösteren deliller bulunmuştur. Bu hususu, başka bir yazıda derinlemesine ele alacağız.

Bir değer yerleşim bölgesi TAMGALI SAYI’ndaki KAYA ÜSTÜ RESİMLER’i M.Ö. 30.000’lere aittir....

PİKTOGRAMLAR (sembolik resimler) M.Ö. 20.000’e, PETROGLİFLER (yazı elemanları içeren resimler) ise M.Ö. 15.000 tarihini taşır. ULU KEM ırmağı vadi ve steplerinde bulunan OT-OZ sintaşları yine aynı tarihlere aittir. (M.Ö. 15000)

ORTA ASYA’da M.Ö. 9000’lerde ortaya çıkan BİR OY BİL konfederasyonu derin bir felsefeye sahip, büyük bir medeniyettir. İnsanın TANRI BELDESİ’nden (göklerden, manevî âlemden) OZ’laşıp (öz, mükemmel) şekil değiştirerek, OT (od, ateş, ışık , enerji) halinde yeryüzüne “döne döne indiği”ne inanırlardı.

OT-OZ denilen bu insan TANRI’dan geldiği için “kutsal”dı. Herkes eşitti, ayırım yoktu. Bu yüzden kendilerini yönetecek olan BUĞ’u SEÇİM’le (kurultay) belirlerlerdi.

TÖRELER ile yönetilen bu insanlar kısa zamanda AŞİRET-KLAN düzeyinden MİLLET seviyesine ulaşmışlar, DEVLET kurmuşlardır. TÖRE’yi ÜYÜŞ-YIŞ seviyesine yükseltmişler, ANAYASA haline getirmişlerdir. Çok sağlam bir HUKUK anlayışları vardı.

Bu insanlar IB-IS BOLIK’larda yaşamışlar, yeryüzü-gökyüzü ilişkilerini incelemişler, ASTRO-FİZİK bilimine ilk adımları atmışlardır. Soyutlama yetenekleri ve yaratıcılıkları ile konuştukları dili TAMGA denen SEMBOL-ŞEKİLLER’e dökmüşler, “taşa urmuşlar”, yani DUVARLAR’a, KAYALAR’a, TAŞLAR’a kazımışlardır. RESİM ve HEYKEL sanatının ilk örneklerini bu OT-OZ insanları vermişlerdir.



Bir kısmı BİR OY BİL konfederasyonuna bağlı UÇ DEVLETLER’de yaşamışlardır... Bu âdet, tâ SELÇUKLULAR’a kadar gelmiştir. ANADOLU’da pek çok UÇ BEYLİĞİ vardı. OSMANOĞULLARI BEYLİĞİ de bunlardan biri idi.

Bu UÇ DEVLETLER’den biri de ON OYUL’dur. TAŞKENT-BUHARA, KUÇA-YARKENT arasında idi. AYIRIS (Çur) nehri ON OYUL ile BİR OY BİL arasında sınır idi… Bu AYIRIS(ayırma) kelimesi sonradan bozularak Grekçe’deki İRİOS şekline girdi. Bazı Batılı yazarlar İRİOS’u ARYAN-ÂRİ kelimesinin kaynağı sayar. (Igor H. Klopin, Les Dossiers d’Archeologie, No. 185, 1993)

Bir diğer UÇ DEVLET, OK-ONIM OĞ idi. KUÇA-URUMÇİ’den ÇİN’in ortalarına kadar uzanıyordu.

ISUB-URA BİL’in başkenti KAFKASYA’daki ÇUR şehri idi. KAFKASLAR ve DOĞU ANADOLU’da egemendi. MEZOPOTAMYA’yı da kültürel etkisi altına almıştır. ISUB-URA “yazıya geçmiş, kaydolmuş” demektir. Bu devletin BİR OY BİL federasyonuna kayıtlı, vasal devletlerden biri olduğunu gösterir.

Bu üç UÇ-DEVLET’i yöneten kişinin ünvanı USUB URUŞ TURUK idi. Yani “yazıya vurulmuş, kayıtlı, bağlı, BUĞ’a tâbi” yönetici… Bu kişinin URUUA TURU yani “askere alma” yetkisi vardı. Bir devlet için çok önemli olan bu yetki, ASURLAR tarafından URUATRİ olarak telâffuz edilmiş, bundan da URARTU kelimesi doğmuş, bir devlet adı olarak kabul edilmiştir.

Öte yandan ISUB-URA kelimesinin SUBAR-SABİR şekline dönüştüğü sanılmaktadır. R. GHIRSHMAN, SÜMER öncesinde (M.Ö. 4000) MEZOPOTAMYA’da SUBARLAR’ın yaşadığını kaydediyor. SÜMERLER’in şimdiki TÜRKLER’in atası, akrabası olduğunu biliyoruz… Ancak SÜMER yazasında 18 adet PROTO-TÜRKÇE tamga bulunması, onların çok daha eski TÜRKLER’den geldiğini göstermektedir.

ASUR devletinde dahi (M.Ö.2000) SUBARCA konuşuluyordu. ASUR başkentinin adı PROTO-TÜRKÇE’de ANT-UB UÇUĞ’dur, yani “yüce antlaşma liderliği”…





Anadolu'da 11005 yıldır varız, hatta Adriya'dan Alaskaya kadar ve hatta Amarika kıtasında Aztek, İka ve Maya mdeniyetlerinide kuran biziz. Bugünkü sefaletimizin sebebi içimizdeki hainlari hala farkedememizdendir.
Akrep__KraL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 19-11-06, 05:16   #5
Akrep__KraL
Bronz Üye
 
Akrep__KraL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: 04-08-2006
Yer: Forum Security PaneL
Mesajlar: 1.906
Karizma
Rep Gücü : 22
Rep Puanı : 10
Akrep__KraL is on a distinguished road
İletisim
Post

AT-UKUŞ BİL FEDERASYONU

BİR OY BİL federasyonu, M.Ö.1517’de AT-UKUŞ BİL adıyla yeniden yapılandı. Bir adı da AT OY BİL’dir… Yeni federasyon varlığını M.Ö.879 yılına kadar sürdürdü. Bu dönemde de ISUB-URA BİL’ adında ve yapısında da değişiklikler oldu. Önce AT UKUS YÜZ oldu, sonra ISUB URUŞU TUTUK, OK-OGİS AT UÇUK ve nihayet ISUB URA UÇ oldu. Daha sonra da bir başka TÜRK boyu olan İSKİTLER tarafından yıkıldı. (M.Ö.516)
İSKİTLER, KARADENİZ’in kuzeyinde (UKRAYNA) OK-UŞUY adında bir devlet kurmuş, oralardan aşağıya inmişlerdi.

Bu bilgiler bir asker ve “tarih yazarı” olan ÖNRE-BİNBAŞI’nın taşa vurdurtmuş olduğu ISUB-URA BİLGE ÖKÜLÜ ÇUR EB-EDİZİ başlıklı BİTİG TAŞ’tan (taşa yazılmış belge) alınmadır. Yazının başlığı “ISUB-URA BİL’in ÇUR’unun (hükümdarının) Başarıları” demektir.

Bu BİTİG TAŞ, MOĞOLİSTAN’da İKİ-HUŞOT’da bulunmuş ve KOTWICZ tarafından 1928’de yayınlanmıştır.

İSKİTLER’e yenilen ISUB-URALILAR, daha sonra KAFKASLAR’a çekilmişler, İSKİT ana devletiyle DEŞT-İ KIPÇAK konfederasyonunu oluşturmuşlardır. Bu konfederasyon çeşitli şekillerde varlığını CENGİZ HAN zamanına kadar sürdürmüştür. (M.S.1236) Son parçası KAZAN HANLIĞI 1556’da Çarlık Rusyası tarafından yıkılmıştır.

AT-UKUŞ BİL konfederasyonunun başkenti AT OĞI BOLIK’tır. Bu konfederasyonu oluşturan devletler ise şöyle idi:

- URALLAR’da ÖKÜGİMİN YIŞ Devleti,

- KARADENİZ’in kuzeyinde OK-UŞUY Devleti (İSKİTLER),

- KIRIM’da ÖG-ÖDÜS Devleti,

- HARZEM’de TATAR BİRİLE OK-AT Devleti

- KAFKASLAR ve DOĞU ANADOLU’da ISUB URA BİL Devleti

- AT OMİG İDUK BAŞ ÖKİ Devleti ((ARTARHAN Hanlığı )

Federasyonun toprakları SELÂNİK KÖRFEZİ’nden başlayıp MAKEDONYA, BALKANLAR, TUNA KIYILARI, AVRASYA , ORTA ASYA, ÜST ASYA, MANÇURYA, KORE ve KUZEY ÇİN’i kapsıyordu. . DOĞU ANADOLU, HAZAR BÖLGESİ ve TİBET te federasyona dahildi.

Bu kadar büyük bir sahada UÇ DEVLETLER de olsa, bir süre sonra yeni bir yapılanma ihtiyacı duyulmuş, ve TÜRÜK BİL FEDERASYONU doğmuştur. (M.Ö.879)
TÜRÜK BİL KONFEDERASYONU

TÜRÜK BİL Konfederasyonu’nun yapılanması, yeni hükümdar İÇUUM APAM BUUMİN İSTEMİ’nin M.Ö. 879 yılında başkenti İDİL-URALLAR’daki UÇUŞ BAŞI’na nakletmesiyle başlar. İL ETİRİŞ KAĞAN, başkenti M.Ö.779’da URKUN BOLIK’a (ORHUN) taşır. TÜRÜK BİL konfederasyonu’nu oluşturan devletler ise şöyledir:
- ÖTÜKİN YIŞ (ana devlet),

- ES-TABİGAÇ (orta çin Hanlığı, ÖTÜKİN YIŞ’a dahil)

- ALTUN YIŞ (ALTAY devleti),

- YİR BUYURGU YİR (Kuzey kabileleri)

- UCUĞUY YIŞ (IÇKI TÜRKİSTAN devleti),

- ÖKÜGİMİN YIŞ (URAL devleti),

- BU TÜRÜK BİL (BERİ TÜRKİSTAN devleti)

- OK-UDURİKİN YIŞ (KORE ve MANÇURYA’daki devlet, başkenti UŞUNTİN BOLIK, daha sonra HAN BALIK olmuştur, şimdiki PEKİN )

- UŞUNTİNG UYUZ (GÜNEY ÇİN Federasyonu, (uy-maktan UYUZ.. )

- TÜRGİŞ

- ÖK-İRİGUN US-OK UŞUN (MESSAGET krallığı, bir İSKİT kolu)

O dönemde esas ÇİNLİLER, TABGAÇ BUDUN - barbar kavim olarak güneybatıda yaşamaktadırlar. ÇİN’de yazı C. HOPKINS’e göre M.Ö. 3000’lerde, T. DE LACOUPERIE göre M.Ö. 2300’de bulunmuştur. Son tesbitlere göre M.Ö.1700’lerdedir... E. EKREM Hacettepe Üniversitesi için hazırladığı doktora tezinde “TÜRK kavimlerinin M.Ö.2600-M.S.318 tarihleri arasında ÇİN’de bulunduklarını” yazar. Bu bilgiler ÇİN ALFABESİ’nde neden 41 adet PROTO-TÜRKÇE tamga bulunduğunu açıklamaktadır.

TÜRÜK BİL Konfederasyonu’nun 1400 yıllık egemenliği süresince 5 AT-OĞ (hanedan) hüküm sürmüştür. KAĞAN adlarından bazıları şunlardır:

- İÇUUM APAM BUUMİN KAGAN İSTEMİ (M.Ö.. 879-822)

- İNİŞİ KAĞAN

- OĞLİ KAĞAN

İKİNT AT-OĞ (2. Hanedan)

- KANİM İL-ETİRİŞ (M.Ö.565-538)

- KANGİM KÜL BİLGE KAĞAN (M.Ö.536-525)

- ÖKÜL TİGİN (M.Ö.524-514)

- 2. KANGİM TÜRÜK BİLGE KAĞAN (M.Ö.512-494)

- 2. EÇİM KAĞAN (M.Ö.488-?)

ÜÇÜNC AT-OĞ (3. Hanedan)

- 3. TENGRİTİĞ TENRİDE BOLMİŞTÜRÜK BİLGE KAĞAN (M.Ö.356-?)

- BENGİGÜ KAĞAN

TÖRTİNÇ AT-OĞ (4. Hanedan)

- TENRİDE KUT BULMUŞ ALP BİLGETENRİ UYUĞUR KAĞAN (?-M.S.318)

- 4. EÇİM KAĞAN

- 4. KANİM KAĞAN

BEŞİNÇ AT-OĞ (5. Hanedan)

- 5. KANİM KAĞAN (?-M.S.536)

- KÜL TİGİN (M.S.544-575)

- NİNÇU APA OYURİĞİN TURGAN (M.S.576-?)

NİNÇU APA OYİRİĞİN TURGAN’ın KAĞAN olması ile Konfederasyon AT-OY BİL dönemindeki gücüne ulaştı. M.S. 641’de HAZAR ve OK-UŞUY (İSKİT) TÜRKLERİ’nin birleşmesi ile OZUM ON-OK (Federe HAZAR) devleti kuruldu. Devletin başkenti İDİL idi. Bu devletin egemenlik alanı KAFKASLAR, KUZEY KARADENİZ, TURLA OGİZ (Dinyester) ile OZU ÖGÜZ (Dinyeper) arasından İTİL ırmağına, KİEV’den MOSKOVA’nın güneyine kadar idi.

Bu devletin halkı 7. Asırdan itibaren MUSEVİ oldu. 1016’da devletin yıkılmasıyla bu TÜRK MUSEVİLERİ bütün AVRASYA’ya yayıldılar. KARAYİM ve KARAİT TÜRKLERİ’ni oluşturdular.

675 yılında VOLGA bölgesinde yaşıyan BUY-URUKLAR’ın (Bulgar) bir kolu TUNA’yı aşarak şimdiki BULGARİSTAN bölgesine yerleştiler.

840 yılında ilk TÜRK-MÜSLÜMAN devlet olan KARAHANLILAR (İLEK HANLAR) devleti kuruldu. Çinliler bu boyun T’UÇÜE AŞİNA dedikleri KARLUKLAR’dan geldiğini yazarlar. Devleti kuran BUĞRA KARA HAKAN ünvanlı BİLGE KÜL KADİR HAN idi.

KARLUKLAR ise 744-840 arasında UYGUR federasyonuna girmişler ve TÜRKMEN adını almışlardı. UYGUR TÜRKLERİ liderliğindeki Federasyon zayıflayınca, KARLUK YAGBUSU kendini “bozkırların hâkimi” ilan etti. Ve “Büyük Hakan” anlamında KARA HAKAN ünvanını aldı. Hatırlatalım ki, KARA kelimesi “siyah” anlamında değildir, OK-ARA’dan gelmektedir. Yani yaradılıştan beri varolan OK TÜRKLERİ ARASINDA demektir. Böylece KARLUK YAGBUSU, “bütün TÜRKLER’in Hakanı” olduğunu ilân etmiş oluyordu!.. ALTAY TÖRESİ’ne göre devlet ikiye ayrıldı. Doğu bölgesinin hâkimi ARSLAN KARA HAKAN diye anılıyordu. Başkenti KARAORDU idi. Batı bölgesinin hâkimi ise BUĞRA KARA HAN diye anılıyordu. İşte bu Batının ilk hakanı BİLGE KÜL KADİR HAN, ilk Müslüman TÜRK devletinin kurucusu oldu.

879’da NORMANLAR’dan RURİK’in YANGA KAL’A (Ninji Novgorod) şehrinde bir prenslik kurması ile şimdiki Rusya’nın temeli atılmış oldu. Bu devlet önce bölge TÜRKLER’ine, sonra da OSMANLI DEVLETİ’ne rakip olarak büyüdü, gelişti. Aynı tarihlerde İSKANDİNAV asıllı ASKOLD da KİEV’de bir prenslik kurmuştu. RUS-BEYAZ RUS ayırımı buradan gelir.

RUSLAR’ın hükümdarları için kullandıkları ÇAR kelimesi, aslında PROTO-TÜRKÇE’de kral anlamına gelen ÇUR’dan gelir. Bu kelime İSKİTLER aracılığıyla (CAERE-ÇERE) İTALYA’ya gitmiş, ROMA İMPARATORLUĞU’nda CEASAR (Sezar) olarak kullanılmış, ve RUSLAR tarafından ÇAR kelimesine dönüştürülmüştür.

900’lerde ASYA’daki BOY-URUKLAR (Orak Bulgarları ) Konfederasyon yönetimine hâkim oldular. 976 yılında UÇUŞ BAŞI’da para bastırdılar.

1236’da OK-UŞUY ve ISUB-URA BİL’den oluşan DEŞT-İ KIPÇAK devleti CENGİZ HAN ordularına yenildi. 1237’de ÖKÜGİMİN YIŞ (Oral Bulgarları’nın devleti); yine 1237’de ON-UYUĞUR YIŞ (Kazan Tatarları’nın devleti) 1238’de OĞUZLAR (KASİM ve OKA TATARLARI) yenildi. Aynı yıl ALTIN-UR (That ili, ALTINORDU diye bilinen devlet) ÖTÜGİN YIŞ’a (geçerli anayasa) göre kuruldu. Bu devlette TÜRK-MOĞOL soyundan 25 HAN hüküm sürdü. Rusların baskısı ile zayıfladı ve 1505’de silindi gitti.

1395’de DEŞT-İ KIPÇAK (OK-UŞUY ve ISUB-URA BİL) yine bir TÜRK HAKANI olan TİMUR’a yenildi ve yıkıldı.

1436’da ALTIN-UR devletinin hakanı ULUĞ MUHAMMED HAN, mevcut anayasanın ( ÖTÜGİN YIŞ ) yürümediğini görerek, BİR OY BİL Konfederasyonu’nu yeniden canlandırmak için KAZAN HANLIĞI’nı kurdu. HAN armasında binlerce yıl öncesine ait UŞ(HAN) tamgası vardı!..

Ne yazık ki, binlerce yıllık TÜRK TARİHİ’nin belgelerini muhafaza eden KAZAN KÜTÜPHANESİ, 1552 yılında RUS ÇARI KORKUNÇ İVAN tarafından yakıldı!..

YIŞ kelimesi “anayasa” demektir. UYUŞ’tan gelir ki, “uyuşturan, birliği sağlayan kurallar” anlamındadır. Bazı TÜRK devletlerinin adında kullanılmasının sebebi, TÜRK TÖRESİ’ne göre kurulduğunu, “ileri seviyede bir organizasyon” olduğunu belirtmek içindir.

YIŞ kelimesi “ağaç” olarak alınmış, ve ORHUN KİTABELERİ'ndeki ÖTÜGİN YIŞ ifadesi, “ Ötügen Ormanları” şeklinde tercüme edilmiştir ki, son derece yanlıştır. Bir milletin darda kalınca ormana kaçması düşünülebilir mi?.. Orada kastedilen "darda kalınca ANA DEVLET'e, TÜRK TÖRESİ'ne sığın" anlamındadır!.

1449’da GİRAY HAN, KIRIM HANLIĞI’nı kurdu. KIRIM HANLIĞI bir süre sonra OSMANLI DEVLETİ’ne bağlandı.

ASYA’da kurulan diğer HANLIKLAR, 1800’lerde RUS yayılmacılığı sonucu birer birer yıkıldı.
Akrep__KraL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 19-11-06, 05:18   #6
Akrep__KraL
Bronz Üye
 
Akrep__KraL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bilgiler
Üyelik tarihi: 04-08-2006
Yer: Forum Security PaneL
Mesajlar: 1.906
Karizma
Rep Gücü : 22
Rep Puanı : 10
Akrep__KraL is on a distinguished road
İletisim
Post

DOĞU ANADOLU’DA ÖNTÜRK İZLERİ


Tarih öncesi çağlarda bile, Anadolu ve özellikle Doğu Anadolu bölgesi ile Azerbaycan ve Asya bozkırları arasında kopmaz bir birliğin olduğu açıktır. Bu durum ayrıca, tarih öncesi dönemlerden, yeni zamana kadar, Orta Asya’dan Anadolu’ya devamlı göçlerin yapıldığını ortaya koyar.

Merhum Prof. Ekrem Akurgal, TUBİTAK tarafından hazırlanıp yayınlanan Anadolu Kültür Tarihi adlı kitabında, “Anadolu tarihinin başlangıcının, Çayönü’de -7250, Çatalhöyük’te –6500’ ler olarak tespit edilmiş olduğunu, yazının ise, Orta ve Güneydoğu Anadolu’da – 1700 sıraların- da kullanılmaya başladığını” yazmaktadır. “– 8 binden önce Doğu Anadolu’da Türk kültürüne ait herhangi bir ize rastlamadığımız gibi, Hitit önce- sinde de bu konuyla ilgili bir belgeyle karşılaşmadık” der.

Halbuki –3 binlerde, Doğu Anadolu’da bir “Türkî krallığı”nın varlığını Belgelerle Türk Tarihi dergisinin 1988’de yayınlanan 42. Sayısından öğrenmiştik. Sözü bu belgeyi sunan Prof. Dr. Ekrem Memiş’e bırakalım: “...Şimdiye kadar Anadolu’nun 26 Ağustos 1071 Malazgirt zaferinden sonra Türk Yurdu olduğu zannediliyordu. Fakat, Hititler dönemine ait olan ve Hitit Çivi yazısı ile yazılmış bir metne göre, Türkler Doğu Anadolu’da oturmakta idiler. Onlar bir “şehir devleti” kurmuşlardı. Bu devlet “Türkî Krallığı” adını taşıyordu ve kralın adı İLŞU NAİL idi. Hiç şüphe yok ki bu kral Türklerin kralı idi...”. “...söz konusu bu belge, -2350/2150 yılları arası Mezopotamya’da büyük bir devlet kurmuş olan Akad İmparatorlarından Naram Şin’e ait olup, Anadolu hakkında bilgi veren ilk yazılı belgedir. Şartamhari adlı bu belgenin üç kopyasın- dan ilki Babil’de, ikincisi Mısır’da, üçüncüsü ise Hattuşaş (Boğazköy) arşivinde bulunmaktadır. Kbo III. sayılı metin Hitit dilinde ve Hitit çivi yazısıyla yazılmıştır ve belli ki Hititler zamanında (-1750 / 1200) Akad’ca orijinalinden tercüme edilmiştir. Metnimiz, H.T. Güterboch tarafından ZA (Zeitschrift für Assyrologie) Berlin 1938, sayı 44 s. 67-68’de yayınlanmıştır. (Yazık ki Atatürk Aynı yıl vefat etmiştir.) Baştan ilk 7. satırı kırık olan metnin mevcut 8. ila 18. Satırlarından 15’i TÜRKİ KRALI İLŞU-NAİL kaydı taşır...”

Bu belgeyle ortaya yeni bir sorun çıkar: Türkler Anadolu’ya ne zaman gelmişlerdir? Sayın Memiş’e göre Tufan olayı doğru olmalıdır ve Nuh un gemisinden çıkanlar arasında Nuh’un oğlu Yafes’in Türk adını taşıyan oğlu da vardır, öyleyse, Türkî Krallığı mensupları bu Türkler olmalıdırlar. Biz Tufan Konusunu bir tarafa bırakıp Türkler’in Ön-Türkler’in torunları ve onların büyük bir buzdağının uçlarından ancak biri olmuş olabileceklerini ileriki satır ve sayılarda ayrımlı bir şekilde incelemeden önce, İlşu-Nail adını görelim; Kâzım Mirşan bu konuda şu açıklamayı yapmıştır; İLŞU ANA İL, İlşu (Anga-o’na) il olmalıdır yani, İLŞU’YA İL – ÜLKE DEMEKTİR. Ön-Türklerde buna ait pek çok örnek vardır: BİL/GE QAĞAN(Bil’e, ülkeye, egemenliğe kağan), BİL/GE QUTLUĞ TURQAN (Bil’e, egemenliğe, Turqan-sancak beyi) gibi...
Başka bir örnek; Hazar’ın kuzeyindeki Astrahan ilinin Ön-Türkçe adı, “Buuşum Oğ” dur. Halkına, Buuşım İL denir. Bu belgenin açığa çıkardığı gerçekleri görelim;

-Prof. Sina Akşit’in bulgularına göre Türk Tarihi – 220’de başlıyordu. Onu en az ikibin yıl ileriye alacağız.

-Prof. Akurgal Anadolu Türk tarihinin + 1071’de başladığını kabul etmiş, örneğin bunu 3. Askerî Tarih Semineri’nde ifade etmiştir. Bu tarihi üçbin yıl ileri alacağız.

-Prof. T. Tekin, Türk adının +6. yy.da ortaya çıktığını ifade ediyordu. Bu tarihi iki bin dört yüz yıl geriye alacağız.

-Renfrew, Hint-Avrupa dillerini Anadolu’ ya yerleştirirken bu gerçeği bilmiyordu, ya da Hititçilerin vermiş olduğu bütün bilgilerin doğru olduğunu kabul etmişti.

-A. Uhri’nin Eski Anadolu Dilleri isimli makalesinde de bu belgeyi göremedik.

Bunun Boğazköy arşivinde bulunduğu yıllardan 1988’e kadar, bu arşivde çalışmış olan yerli/yabancı çok sayıda araştırmacının gözünden kaçmış olması üzücü bir olaydır. Gelelim İlşu-Nail sözcüğünün Ön-Türkçe okunmasının ortaya çıkardığı gerçeklere;

-Asya olsun Anadolu olsun Türk tarihinin ve genelde evrensel tarihin incelenmesi için Ön-Türkçe’nin bilinmesi şarttır. Bunun için de;

-Anadolu lehçesinin yetersizliği kabul edilmelidir. Asya Türk lehçeleri ilk seviyede bilinmesi gereken dillerin başında gelmektedir. Bu noktadan hareketle, Antik Türk Dili ve ondan sonra da Ön- Türk diline inilir.

İlşu-Nail sözcüğünün yanlış, daha doğrusu “yakıştırma” yoluyla okunması, Luvili, Nesili, Neşa Umnali Dili, Muvatalli, Murşili vs. kelimelerin –önfikirlerle Türkçe’nin, Türk kültürünün dışlanması sonucu- tamamen yanlış okunabilecekleri, bu yanlışlıkların ise büyük tarihi yanlışlara yol açabileceğini düşünmek ve kabul etmek zorundayız.

Bu nedenle sayın Akurgal ve bütün araştırmacılarımız, mükemmel bildikleri Almanca, İngilizce, vb. dilleri seviyesinde Asya Türk lehçelerinden birini dahi bilmiş olsalardı, biz Türkler, tarih ve uygarlıklar dışına itilmeyecek, kimliğimize, kişiliğimize, kültürümüze sahip olabilecektik.

Boş bırakılmış olan Doğu Anadolu tarihi
Rahmetli Akurgal, Doğu Anadolu tarihinin – 8. binlerde, Elazığ’da Çayönü’de başlamış olduğunu nakletmektedir. Halbuki Prof. Afif Erzen bu tarihi, - 13. binlere ve Prof. Ersin Alok ise – 15. binlere kadar indirmektedirler.

Sözü 1984’de yayınlanmış olan, “Doğu Anadolu ve Urartular” adlı eserin yazarı Prof. Dr. A. Erzen’e bırakalım; (2) “...Bundan 30 yıl öncesine kadar, Doğu Anadolu yüksek yaylasında tarih öncesi kültür hakkında pek az bilgi sahibiydik. Avrupa ve Avustralya’da keşfedilen kaya üstü resimleri nedeni ile insanlık tarihinin en eski kalıntı merkezlerinin buraları olduğu sanılıyordu. Buna karşı, Anadolu, özellikle bir kavşak yeri olan Doğu Anadolu yüksek yaylasında, tarih öncesi bir kültürün, neredeyse insanların yaşamadığı, var olmadığı sonucuna varılıyordu. Oysa Türk bilim insanlarının son yıllarda gerçekleştirdiği sistemli araştırmalar sonucu, bu yaylaların, tarih öncesi çağların, en eskisinden başlamak üzere yoğun bir “iskân” geçirdiği bugün artık kesinlikle açıklığa kavuşmuştur. Doğu Anadolu bölgesinde bulunan kaya altı sığınaklarına ve kaya üstlerine ve mağara duvarlarına çizilmiş olan, hayvan ve insan resimleri, sembolik şekiller bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadırlar.”
Prof. A. Erzen, bu gerçekleri 1967 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesi’ne bağlı olarak kurmuş olduğu Van Bölgesi Tarih ve Araştırma Merkezi sayesinde yapmış olduğu yoğun çalışmalarla ortaya koymuştur. Bunun için de Doğu Anadolu, meslektaşları bilim adamları tarafından 4. bölgeye bölünerek incelenmiştir:

-Adıyaman/Malatya, Palanlı kaya resimleri, tarih – 8.bin

-Prof. Kılıç Kökten, Kars Bölgesi, Kağızman ilçesi, Camışlı köyü, Kurbanağa ve Yazılıkaya resimleri, - 10 / 5. bin arası.

-Dr. Oktay Belli, Van bölgesi, Yeşilalıç, Yedi Salkım, Çapanuk, Bihırî mağaralarında, insan, tanrıça, dans eden kişiler, güneş sembolleri, - 13 / 6. bin arası.

-Prof. Muvaffak Uyanık, (Araştırmalara 1960 yılında başlamıştır, bu konuya ilk olarak eğilmiş olmak şerefini taşır.) Van, Hakkari bölgesi, Tir-i Şin yüksek yaylası, 35 bin kaya resminden Azerbaycan ve Kobistan’da 4. bin kadar resim, güneyde Filistin bölgesinde yüzlerce resim sürer. Tarih –7/6 bin. (Yalnız bunların arasında geç tarihli yapılmış olup, Orta Asya ile ilişkisi olmayanlar da vardır. )

-15 bine inen Doğu Anadolu tarihi


Prof. Ersin Alok, (3) 1972/79 yıllarında, Van Hakkâri sınırında büyük bir alanı kapsayan Tir-i Şin yaylasını geniş bir şekilde yeni- den inceleyerek, bu yayladaki kaya resimlerinin tarihlerini –15/7. bin arasına yerleştirmiş, kaya resimlerinin sayısını 40. bin kadar olduğunu ifade ederek Prof. M. Uyanık’ın vermiş olduğu sayıyı doğrulamıştır. Bu resimler arasında, 1979’da buzul dönemi sonuna ait, yani, -15.bin tarihli –şimdilik- Anadolu’daki en eski kaya resmini tespit etmiştir.

Prof. Alok 1978’de Gevaruh Vadisinde, sayısı 10 bini aşkın kaya resimleri bulunduğunu keşfetmiştir. (-10/8.bin) En geç, yani günümüze en yakın tarih olarak –1.500’le, Cudi Dağı kaya resimlerini ve Sat Dağı, Gevaruh-Varagöz Vadisinde –8.bin tarihinde başlayan kaya resmi kültürünün –1.000’de son bulduğunu tespit etmiştir.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

a- Doğu Anadolu Yüksek Yaylasında, yani Kafkaslar’dan Kuzey Irak’a kadar, çok geniş alanı kaplayan yaylalarda, ASYA ÖN-TÜRK KÖKENLİ kaya resimleri kültürü 15.binden, -1.000 yılına kadar sürer.

b- Bu 14.bin yıllık uzun sürede, Orta Asya ve Üst Asya’dan gelip bu yörede, yani, Kafkaslar’dan Irak’ın kuzeyine kadar bütün Doğu Anadolu yüksek yaylasına yerleşenler bu yaylaya (Azerbaycan ve bugünkü Ermenistan dahil)

c- Anadolu içlerine yayılanlar Antalya’da “Bel- dibi Ateşevi” ile Akdeniz’e kadar.

d- Güneye, Orta Doğu’ya inenler, Mezopotamya’ya (Hualpa, Halep Sırlı Taşı,- Tel Es Saw wan toprak kaplarını süsleyen DAMGA’ar. Sümer alfabesindeki Ön-Türkçe DAMGA’ar) Suudi Arabistan’a (Med in Salih yazıtı) Ot-Oğ’a (Ön-Mısır’daki Ön-Türkçe okunmuş kartuşlar) Sina Yarımadasında (Sinai yazıtı) yazılarıyla, Ön-Türk kültürünü yaymışlardır.

Bu nedenle, Hint-Avrupa dilleri denilen teoriyi savunanlar, özellikle Kafkaslar ve Doğu Anadolu’ya bu teoriyi yerleştirenler, bu uzun süreli kültürü bilmediklerinden, bildikten sonra da, belki onu hiçe saydıklarından, Hintçe’ye yakıştırılan kökenin yanlış ve eksik olduğu üzerinde düşünmelidirler. Acaba bu konuda sayın Ord.Prof. Akurgal ve sayın A.Uhri’nin yanıtları olacak mı?
Akrep__KraL isimli Üye şimdilik offline konumundadır